Kayıtlar

Görünmeyeni İşitmek III. FASIL: EKSİLME (8. Bölüm) ÖMER HAYYAM İLE SÖYLEŞİ

Resim
  İSFAHAN’DA SOĞUK BİR ZİRVE Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti; Dereden akan su, ovada esen yel gibi. İki gün var ki dünyada, bence ha var ha yok: Gelmeyen gün bir, geçip giden gün iki. Ö. Hayyam İbn Sînâ'nın o vakur kütüphanesinden ayrılırken içimde tuhaf bir güven taşıyorum. Dünya; aklın sabrıyla çözülebilecek büyük bir düğüm gibi görünüyor bana. Hastalıkların bir nedeni, ruhun bir açıklaması var. Akıl yeterince ilerlerse, insanın evrenin merkezine bile yaklaşabileceğine inanıyorum. Ancak bu anlam yolculuğu uzadıkça, öğrendiğim her hakikat içimde yeni bir ağırlık bırakıyor. Atımı her mahmuzlayışımda o ağırlık biraz daha derine çöküyor. Bedenim dimdik duruyor; ruhumsa çoktan yorulmuş durumda. ….. Gece yarısı, ıssız bir kervan yolunda dizginleri çekiyorum. Atımın soluğu ayazda beyaz bir buhar olup dağılıyor. Rüzgâr birden kesiliyor. Yeryüzü öyle derin bir sessizliğe gömülüyor ki, kendi nefesimin sesi bile yabancı geliyor bana. Yalnızca kalbimin atışını ve atımın g...

Görünmeyeni İşitmek III. FASIL: AKLIN ÖTESİ (7. Bölüm): İBN SÎNÂ İLE SÖYLEŞİ

Resim
  Hemedan’da Bir Sürgün Kocatepe’nin barut kokan sabahından ayrıldığımda, içimde inşa edilmiş bir irade kalesi vardı. Mustafa Kemal bana aklın sınırlarını ve o sınırların içinde nasıl ayakta kalınacağını göstermişti. Nefsin terbiyesi tamamlanmış, iç savaşın kuralları yazılmıştı. Fakat insan yalnızca savaşan ve inşa eden bir varlık değildi. İradenin koruduğu o kalenin içinde neyin yaşayacağı ve daha da önemlisi, o yaşantının hangi hakikate bağlanacağı hâlâ belirsizdi. Akıl evreni haritalandırdığında, beden bir asker gibi disipline edildiğinde… geriye kalan o devasa boşluğu ne dolduracaktı? Bu sorunun peşine düşerek rotamı Doğu’ya çevirdim. Kadim dağların eteklerinde, sürgünlerin ve geçiciliğin şehri olan Hemedan ’a. Çöllerden esen rüzgâr, şehre toprak, safran ve eski bir yorgunluk taşıyordu. Dar sokaklar, kervansaraylar ve kerpiç evler… Hepsi aynı hükmü tekrar ediyordu: Kalıcı değilsin. Bu şehirde aidiyet bir yanılsamaydı. Herkes geçici, herkes yoldaydı. Ve işte tam ...

Görünmeyeni İşitmek II. FASIL: DİSİPLİN (Bölüm 6): MUSTAFA KEMAL İLE SÖYLEŞİ

Resim
BAŞKOMUTAN DEĞİL: KENDİNİ YÖNETEN BİR ADAM Yer: Kocatepe, Başkomutanlık Karargâhı – Çadır Zaman: Ağustos 1922, Büyük Taarruz’dan bir gece önce Dostoyevski’nin o rutubetli odasından çıkıp Anadolu bozkırına varmak… insana tuhaf bir açıklık hissi veriyordu. Ama soru hâlâ oradaydı: İnsan kendi kaosundan nasıl bir düzen yaratır? Onu en ağır anında bulmak istedim. Karar anında. Uykusuzlukta. Yalnızlıkta. Bozkırın ortasında, yüksek bir tepede, rüzgârın keskin estiği bir Ağustos gecesiydi. Kocatepe’deki çadırın ışığı uzaktan görünüyordu. Büyük Taarruz’dan bir gece önce. Dışarıda nöbetçilerin ayak sesleri, uzaktan gelen top sesleri… İçeri girdiğimde çadırın içi sessizdi. Masanın üzerinde haritalar, notlar, kenarda yarım kalmış bir kahve. Gaz lambasının ışığı kâğıtlara vuruyor, gölgeler çadırın bezinde titriyordu. Ve masanın tam ortasında, haritaların yanında, incecik bir roman duruyordu: Çalıkuşu . O ise sandalyede arkasına yaslanmış, elindeki kitabı okumuyor, adet...

Görünmeyeni İşitmek II. FASIL: KAOS (Bölüm 5): DOSTOYEVSKİ İLE SÖYLEŞİ

Resim
ARAFTAKİ KUMARBAZ – DOSTOYEVSKİ İLE SÖYLEŞİ Giriş: Uçuruma Bakma İhtiyacı Montaigne’in kulesinden ayrılırken cebimde küçük, şefkatli bir teselli vardı:  Hayat, çözülecek bir bilmece değil; yaşanacak bir denemedir. Bu düşünce insanı bir süre taşır. Hatalarına tahammül etmeyi, kusurlarına gülmeyi öğretir. Ama belli bir yaştan sonra o teselli solar. Evet, teoride doğruyu biliyordum. Ama hayatım bildiklerime benzemiyordu. Ne yapmam gerektiğini biliyor, yapmıyordum. Geceleri yalnız kaldığımda içimde ağır bir sıkıntı büyüyordu. Ortada büyük bir felaket yoktu. Ama bir şeyler yerli yerinde değildi. Sanki hayat, olması gereken düzeninden çıkmış, kendi yatağını terk etmiş bir nehir gibi içimde başka bir yöne akıyordu. Belki bu sadece bana ait değildi. Aklıyla nefsini susturacağını sanıp susturamayan herkesin ortak yarasıydı. Soru belliydi: İnsan neden bile bile kendi kuyusunu kazar? Peki ya insan ruhu her zaman Montaigne’in şöminesi başında oturacak kadar uysal kalamıyorsa? Ya o zaaflar ansı...

Görünmeyeni İşitmek: II. FASIL- YÜZLEŞME (Bölüm 4): MONTAIGNE İLE SÖYLEŞİ

Resim
  II. FASIL: İNSANIN İÇ SAVAŞI (Nefsin Terbiyesi) KULEDEKİ YALNIZ – MONTAIGNE İLE SÖYLEŞİ Giriş: Aklın Yetmediği Yerde Başlayan Savaş Atina’daki o loş zindanda, Sokrates’in baldıran zehrini içtiği o an, insan aklının en görkemli zaferiydi. "Zihin" faslını kapatırken, insanın korkuyu akılla ve erdemle yenebileceğine şahit olmuştuk. Rasyonel kahramanlık, bize mutlak doğru uğruna ölmeyi öğretmişti. Ancak zindandan çıkıp kendi zamanıma, dünyanın ve insanın gerçekliğine döndüğümde bir eksiklik sezdim. Akıl, neyin doğru olduğunu söylemekte tereddüt etmiyordu; fakat insan dediğimiz varlık yalnızca rasyonel bir makine değildi. Ya da Fyodor Dostoyevski’nin ima ettiği gibi, üstüne basıldığında her seferinde aynı sesi veren bir piyano da değildi. İçimizde daha karanlık, daha çelişkili ve kolayca ehlileşmeyen bir alan vardı: Nefs. İnsan, doğruyu bilse bile yanlışı seçebilen, savaşta kahramanken evde bir anlık dalgınlıkla kendi gölgesinden dahi korkabilen, yamalı, değişken ve zayıf ...