Görünmeyeni İşitmek: (BİRDEN ÖNCEKİ BÖLÜM): BRUCE LEE İLE SÖYLEŞİ
YUMRUĞUN ÖTESİNDEKİ FİLOZOF: BRUCE LEE İLE SÖYLEŞİ
"Neden Bruce Lee?" Üzerine Bir Tefekkür
Genellikle duvar posterlerinde gergin kasları ve havada asılı duran tekmeleriyle hatırlarız onu. 90’lı yıllarda benim gibi çocuk olan ve onun filmleriyle büyümüş birçok erkeğin duvarının bir yerlerinde posterinin izi mutlaka kalmıştır. "Küçük Ejder" lakabıyla, sinema dünyasında bir aksiyon ikonu olarak yer etmiştir hafızalarımızda. Ancak Bruce Lee'yi sadece bir dövüş sanatları ustası olarak tanımlamak, okyanusu sadece üzerindeki dalgalardan ibaret sanmak gibidir.
Peki, bir Sosyal Bilgiler öğretmeni, Stoacılık üzerine kafa yoran amatör bir yazar ve tasavvuf ikliminden nefes almaya çalışan bir yolcu olarak, neden hayali söyleşi serimin ilk adımında onun kapısını çalıyorum?
Çünkü Bruce Lee, bir dövüşçüden çok daha fazlasıydı. O, Washington Üniversitesi’nde felsefe eğitimi almış, Batı’nın rasyonel aklı ile Doğu’nun mistik bilgeliğini (Zen Budizm, Taoizm) kendi potasında eritmiş modern bir filozoftu. Kütüphanesinde Sokrates’ten Spinoza’ya, Alan Watts’tan Jiddu Krishnamurti’ye kadar uzanan binlerce kitap vardı ve o kitapların kenarları, kendi el yazısıyla aldığı derin notlarla doluydu.
O, dövüşü bir kavga aracı olarak değil, insanın kendini dürüstçe ifade etme sanatı olarak görüyordu. Kurduğu sistemin (Jeet Kune Do) temeline;
"Yol olarak yolu kullanmamak, sınır olarak sınırsızlığı kabul etmek"ilkesini koymuştu. Bu, benim Stoacılıkta aradığım "kaderini severek olanı kabullenmek" ile Tasavvufta aradığım "hiçlik" makamının şaşırtıcı bir senteziydi.
Eğitimciler olarak bizler, öğrencilerimize bilgi yüklemeye çalışırken, o "öğrenmeyi öğrenmekten" ve "zihni boşaltmaktan" bahsediyordu.
"Bardağını boşalt ki dolabilsin" derken, aslında bir Zen rahibi gibi egonun (nefsin) terbiye edilmesini öğütlüyordu.
İşte bu yüzden, 1973 yılının o sıcak Hong Kong gününe, onun yanına gidiyorum. Sadece nasıl yumruk atılacağını değil, hayatın katılığı karşısında nasıl "su gibi" akılabileceğini, şöhretin ve başarının zirvesindeyken "benlik" putunun nasıl kırılacağını konuşmak için...
Gelin, Ejder'in gölgesindeki o hakikat bahçesine birlikte girelim.
BÖLÜM 1: PARMAK VE AY
Yer: Hong Kong, Enter the Dragon setinin
yakınındaki eski bir Çin bahçesi
Zaman: 1973 yazı, ikindi sonu
Güneş, Hong Kong’un nemli tepelerinin ardında kaybolurken gökyüzünde morla turuncu arasında asılı kalan bir alacakaranlık bıraktı. Film setinin kaotik uğultusu, bağıran asistanlar, kablolar, yapay ışıklar, bahçeyi çevreleyen yüksek duvarları aşamıyordu. Burada, bahçede zaman yavaşlıyor, hatta kısa bir anlığına duruyordu.
Bruce Lee, az önce sinema tarihine geçecek o sahneyi tamamlamıştı. “Kestik!” sesi duyulur duyulmaz, yıldız olmanın ağırlığını üzerinden silkercesine setten ayrıldı ve bahçenin huzurlu sessizliğine sığındı. Ben de mesafemi koruyarak onu izledim. Şimdi, nilüfer yapraklarıyla örtülü durgun bir göletin kenarında, yan yana diz çökmüştük. Üzerinde sade, siyah bir kung-fu kıyafeti vardı; gösterişten uzak, günlük bir giysi kadar yalındı.
Zihnim hâlâ az önce çekilen sahnedeydi. Genç öğrencisine
ders verirken söylediği o cümle yankılanıyordu:
“Düşünme! Hisset…. Ayı gösteren bir parmak gibi…”
Ve ardından sert ama öğretici bir uyarı:
“Parmağa odaklanma! Yoksa tüm o cennetvari görkemi kaçırırsın.”
Bruce, göletin yüzeyinde beliren ilk ay yansımasına bakıyordu. Dudaklarında hafif, alaycı bir tebessüm vardı; ama gözleri derin ve yorgundu.
“Sıcak değil mi?” dedi. Sesi, akan su kadar yumuşaktı.
“İnsan böyle havalarda enerjisinin nasıl akıp gittiğini daha iyi hissediyor.”
Not defterimi kucağıma yerleştirirken başımı salladım.
“Sıcaktan ziyade,” dedim, “az önceki sahne takıldı aklıma. O replik sadece bir
film cümlesi değildi. Daha derin bir yerden geliyordu sanki”
Cevap vermedi. Bunun yerine işaret parmağını yavaşça suya daldırdı, tam da ayın yansıdığı noktaya. Yüzeyde halkalar oluştu; kusursuz ışık anında bozuldu, titreşti, dağıldı.
“Gördün mü?” dedi fısıltıyla.
“Çoğu insan o sahnede sadece dövüşü görecek. Yumruğu, tekmeyi… Oysa orada kavga
yoktu. Orada hayatın kendisi vardı.”
“Parmağa odaklanmak…” diye mırıldandım.
“Ben bir öğretmenim Bruce. Yıllardır anlatıyorum: tarih, bilgi, hakikat, hayat…
Ama öğrencilerimin gözü hep parmakta. Notlarda, müfredatta, kelimelerde. Ayı, bilginin
o büyük ışığını, kaçırıyorlar. Sence neden? Neden insan şekle bu kadar
tutunuyor?”
Bruce parmağını sudan çekti. Su duruldu, ay yeniden netleşti.
“Çünkü parmak güvenlidir,” dedi gözlerimin içine bakarak.
“Somuttur. Ölçülebilir. Ay ise uzak ve belirsizdir. İnsan belirsizlikten
korkar. Sorun parmakta değil hocam; sorun, parmağın ya da şu sudaki yansımanın gerçek
sanılmasında.”
BÖLÜM 2: SU, TEVAZU VE YOK OLUŞ
“Hocam” hitabı, aramızdaki mesafeyi bir anda eritmişti. Bu artık bir röportaj değil, aynı sorunun peşine düşmüş iki yolcunun yürüyüşüydü.
Göletin kenarından kalktık. Yosun tutmuş taşların arasından süzülen küçük bir şelalenin yanındaki taşlı yoldan ağır ağır ilerledik. Ağaçların arasından sızan son ışık huzmeleri, akan suyun yüzeyinde titreşiyordu.
“Anlıyorum” dedim.
“Bizim kadim geleneğimizde de benzer bir mesele vardır. Mürşit hakikati işaret
eder. Parmak yani söz, kitap, yöntem hepsi gereklidir. Çünkü insan görünmeyene
önce görünenle yaklaşır. Ama asıl sınav, o parmağın putlaşmasına izin
vermemektir.”
Bruce ellerini arkasında birleştirdi. Adımları suyun akışı kadar rahattı.
“Demek ki savaşımız aynı” dedi.
“Ben insanları stillerden, katı formlardan kurtarmaya çalışıyorum. Jeet Kune
Do’yu yeni bir stil sanıyorlar. Oysa ben stilin yokluğunu anlatıyorum. Sizin
geleneğinizde de ‘benlikten’ kurtulmak yok mu?”
“Vardır,” dedim, şelaleyi işaret ederek.
“Biz buna ‘ölmeden önce ölmek’ deriz. Ego ve nefsin çözülmesi… Su bizde tevazunun sembolüdür. Hep aşağıya akar, kimsenin olmak istemediği yere. Ama en sert kayayı delen de odur. Girdiği kabın şeklini alır ve bunu yaparken kendini yok eder.”
Bruce durdu, şelalenin döküldüğü noktaya baktı.
“Dövüş, hayattan ayrı değildir hocam,” dedi.
“Eğer su gibiysen, şeklin yoktur. Rakip sana vurduğunda canını acıtamaz; çünkü vuracak katı bir ‘ben’ bulamaz. Senin ‘nefsi öldürmek’ dediğin şeyle benim ‘formsuzluk’ dediğim şey aynı kapıya çıkar. Sen Hak’ta yok olmaktan bahsediyorsun, ben egoda erimekten. İkisi de ‘Ben’ demeyi bırakmak.”
BÖLÜM 3: ETE KEMİĞE BÜRÜNMEK
Hava kararmıştı. Bahçenin dinginliğinden, kulis odasının yapay ışıklarla dolu boğucu atmosferine geçtik. Bu geçiş, ruhsal olandan maddi dünyaya sert bir düşüş gibiydi.
Bruce, makyaj aynasının önündeki sandalyeye oturmuştu. Göğsü çıplaktı; final sahnesi için çizilen üç pençe izi hâlâ tazeydi. Aynadaki yansımaya sessizce bakıyordu.
“Bruce,” dedim,
“Dünyanın en tanınan yüzlerinden birisin. Bu kadar alkışın, bu kadar yansımanın
içinde kendi ‘ay’ını nasıl koruyorsun? Egoyla her gün nasıl savaşıyorsun?”
Aynadaki yüzüne baktı. O meşhur “Bruce Lee” maskesine. Acı bir tebessüm belirdi.
“Bu en zor dövüş hocam,” dedi.
“Karşımdaki adamı saniyeler içinde yere sererim. Ama içimdeki ‘sen en büyüksün’ diyen sesi susturmak… İşte gerçek kung-fu bu. Her sabah aynadaki Bruce Lee’yi kırmam gerekiyor ki geriye sadece insan kalsın. Heykeltıraş gibi… Fazlalıkları yontarak.”
“Bizim Yunus Emre der ki,” dedim,
“‘Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.’ Öz forma girer ama formun kendisi değildir.”
Bruce sözü tekrar etti:
“Ete kemiğe bürünmek…”
Sonra aynadan bana döndü.
“Bu oda, bu makyaj, kameralar… Hepsi form. Ama seyirciye geçecek olan
görünmeyen. Eğer egomla oynarsam, bir gösteri olur. Ama eğer yok olursam…
hareketin kendisi olursam… İşte o zaman o cennetvari görkemi görürler.”
Kapı çalındı.
“Bay Lee, beş dakika içinde sette olmanız gerekiyor.”
Bruce derin bir nefes aldı. Yorgun filozof silindi; keskin bakışlı savaşçı geri geldi. Bana dönüp hafifçe eğildi.
“Gitme vakti hocam. Su tekrar akmak zorunda.”
Onu ışıkların altına, kendi formunun içine doğru yürürken izledim.
"Harika bir yazı, elinize sağlık. Bruce Lee gibi bir ikonu fiziksel bir figür olmanın ötesine taşıyıp, özellikle epistemolojik bir derinlikle ele almanız çok etkileyici olmuş. Hakikate işaret eden 'parmak' ile 'ay' arasındaki farkı, karakterin ontolojik sadeleşme süreciyle birleştirerek anlatmanız, biz okuyucuları bu kadim felsefi kavramlar konusunda gerçekten aydınlattı.
YanıtlaSilKarakterin 'formsuzluk' öğretisini, adeta bir ego dekonstrüksiyonu gibi sunarak bize çok farklı bir bakış açısıyla hissettirdiğiniz için teşekkür ederim. Serinin devamını merakla bekliyorum."
Kıymetli değerlendirmeniz için çok teşekkür ederim.
SilBruce Lee’yi yalnızca fiziksel bir ikon olarak değil, düşünsel bir arayışın temsilcisi olarak okumaya çalıştım. Parmak ile ay arasındaki ayrımı, insanın hakikatle kurduğu ilişkiye dair bir metafor olarak ele almak da yazının en başından beri odak noktasıydı. Bunu fark etmeniz de devam edebilmek adına ayrıca motive ediyor.
Formsuzluk meselesine gelince evet bir tür ego çözülmesi olarak yorumlamak da metne oldukça uygun olmuş.Belki de mesele yeni bir kimlik inşa etmek değil, fazlalıkları azaltmaktır.
Seri boyunca farklı figürlerle bu arayışı sürdürmeye niyetliyim. İlginiz, değerli yorumunuz ve dikkatiniz için yeniden teşekkür ederim.