Kayıtlar

Nisan, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Görünmeyeni İşitmek II. FASIL: DİSİPLİN (Bölüm 6): MUSTAFA KEMAL İLE SÖYLEŞİ

Resim
BAŞKOMUTAN DEĞİL: KENDİNİ YÖNETEN BİR ADAM Yer: Kocatepe, Başkomutanlık Karargâhı – Çadır Zaman: Ağustos 1922, Büyük Taarruz’dan bir gece önce Dostoyevski’nin o rutubetli odasından çıkıp Anadolu bozkırına varmak… insana tuhaf bir açıklık hissi veriyordu. Ama soru hâlâ oradaydı: İnsan kendi kaosundan nasıl bir düzen yaratır? Onu en ağır anında bulmak istedim. Karar anında. Uykusuzlukta. Yalnızlıkta. Bozkırın ortasında, yüksek bir tepede, rüzgârın keskin estiği bir Ağustos gecesiydi. Kocatepe’deki çadırın ışığı uzaktan görünüyordu. Büyük Taarruz’dan bir gece önce. Dışarıda nöbetçilerin ayak sesleri, uzaktan gelen top sesleri… İçeri girdiğimde çadırın içi sessizdi. Masanın üzerinde haritalar, notlar, kenarda yarım kalmış bir kahve. Gaz lambasının ışığı kâğıtlara vuruyor, gölgeler çadırın bezinde titriyordu. Ve masanın tam ortasında, haritaların yanında, incecik bir roman duruyordu: Çalıkuşu . O ise sandalyede arkasına yaslanmış, elindeki kitabı okumuyor, adet...

Görünmeyeni İşitmek II. FASIL: KAOS (Bölüm 5): DOSTOYEVSKİ İLE SÖYLEŞİ

Resim
ARAFTAKİ KUMARBAZ – DOSTOYEVSKİ İLE SÖYLEŞİ Giriş: Uçuruma Bakma İhtiyacı Montaigne’in kulesinden ayrılırken cebimde küçük, şefkatli bir teselli vardı:  Hayat, çözülecek bir bilmece değil; yaşanacak bir denemedir. Bu düşünce insanı bir süre taşır. Hatalarına tahammül etmeyi, kusurlarına gülmeyi öğretir. Ama belli bir yaştan sonra o teselli solar. Evet, teoride doğruyu biliyordum. Ama hayatım bildiklerime benzemiyordu. Ne yapmam gerektiğini biliyor, yapmıyordum. Geceleri yalnız kaldığımda içimde ağır bir sıkıntı büyüyordu. Ortada büyük bir felaket yoktu. Ama bir şeyler yerli yerinde değildi. Sanki hayat, olması gereken düzeninden çıkmış, kendi yatağını terk etmiş bir nehir gibi içimde başka bir yöne akıyordu. Belki bu sadece bana ait değildi. Aklıyla nefsini susturacağını sanıp susturamayan herkesin ortak yarasıydı. Soru belliydi: İnsan neden bile bile kendi kuyusunu kazar? Peki ya insan ruhu her zaman Montaigne’in şöminesi başında oturacak kadar uysal kalamıyorsa? Ya o zaaflar ansı...