Görünmeyeni İşitmek II. FASIL: DİSİPLİN (Bölüm 6): MUSTAFA KEMAL İLE SÖYLEŞİ

BAŞKOMUTAN DEĞİL: KENDİNİ YÖNETEN BİR ADAM


Yer: Kocatepe, Başkomutanlık Karargâhı – Çadır

Zaman: Ağustos 1922, Büyük Taarruz’dan bir gece önce

Dostoyevski’nin o rutubetli odasından çıkıp Anadolu bozkırına varmak… insana tuhaf bir açıklık hissi veriyordu.

Ama soru hâlâ oradaydı:

İnsan kendi kaosundan nasıl bir düzen yaratır?

Onu en ağır anında bulmak istedim. Karar anında. Uykusuzlukta. Yalnızlıkta.

Bozkırın ortasında, yüksek bir tepede, rüzgârın keskin estiği bir Ağustos gecesiydi. Kocatepe’deki çadırın ışığı uzaktan görünüyordu. Büyük Taarruz’dan bir gece önce. Dışarıda nöbetçilerin ayak sesleri, uzaktan gelen top sesleri… İçeri girdiğimde çadırın içi sessizdi.

Masanın üzerinde haritalar, notlar, kenarda yarım kalmış bir kahve. Gaz lambasının ışığı kâğıtlara vuruyor, gölgeler çadırın bezinde titriyordu. Ve masanın tam ortasında, haritaların yanında, incecik bir roman duruyordu: Çalıkuşu.

O ise sandalyede arkasına yaslanmış, elindeki kitabı okumuyor, adeta onunla konuşuyordu. Gözaltları morarmış, günlerin uykusuzluğu omuzlarına binmişti. Çökmüş, yorgun bir bedeni vardı ama duruşu çelik gibiydi.

Beni görünce başını kaldırdı. Yüzünde ne bir şaşkınlık vardı ne de bir tebessüm. Sadece derin, sorgulayan bir bakış.

"Uzun yol gelmişsin," dedi. Sesi yorgun değildi; bilakis, berrak ve güçlüydü. "Petersburg’un o dar odalarından sonra bu bozkır… farklı, değil mi?"

“Farklı,” dedim. “Orada insan çaresizlikten içine kapanıyordu.”

“Burada?”

“Burada insanın önünde sadece açıklık var. Duvar yok. Dayanacak yer yok. Koca bir boşluk.”

Sesimdeki tedirginliği hissetmişti. Başını hafifçe salladı.

“Boşluk,” dedi, “insanı tedirgin eder.
Çünkü dağılma ihtimali taşır.
Bozkır da böyledir. Karşındaki ordu da.
Liderin işi ise, o dağılma başlamadan önce bir düzen, bir yön vermektir.”

Gözüm masadaki Çalıkuşu’na kaydı.

"Onu mu okuyordunuz?" diye sordum. "Şu anda? Büyük Taarruz’dan bir gece önce?"

"Evet," dedi. "Feride’nin çilesi, bu milletin çilesiydi. Bir milleti anlamak, onu ayağa kaldırmak için önce onun romanını, onun acısını bilmek gerekir."

1. Eşik: “İrade inşa edilir”

"Dostoyevski’nin yanından geliyorum." dedim usulca. "Bana insanın uçurumunu gösterdi. Ve o uçurumdan atlama isteğini. İnsan kendini bile yönetemiyorsa… bir hayatı, koca bir toplumu nasıl yönetecek?"

Atatürk bir an sustu. Gözleri masanın üzerindeki haritaya takıldı. O kadar uzun süre sustu ki, dışarıdaki rüzgârın sesini duymaya başladım.

"Sorunu reddetmiyorum," dedi sonunda. "Ama çerçevesini değiştiriyorum. İnsan ‘yönetemiyor’ değil. İnsan ‘yönetmeyi öğrenmemiş’."

"Farkı ne?"

"Fark, umuttur. Yönetemeyen pes eder. Öğrenmemiş olan, öğrenebilir."

Bana döndü.

"İnsan doğuştan iradeli değildir. İrade gökten inmez. İrade inşa edilir. Tıpkı bir ordu gibi. Tıpkı bir millet gibi."

2. Teşhis: “Alışkanlık mimarisi”

"Ama işte sorun burada," dedim. "Aklım doğruyu söylüyor. İyi olanı görüyorum. Ama eylemim hep başka yere kayıyor. Neden?"

Atatürk arkasına yaslandı. Parmaklarını masaya ritmik, emin bir şekilde vurdu.

"Çünkü insan kriz anında karakterine değil, alışkanlıklarına döner."

Sesi çadırın içindeki havayı kesti.

"Karakter dediğin şey, tekrar eden alışkanlıkların birikimidir. Savaş meydanında düşünmeye vakit yoktur. O ana kadar ne yapmayı alışkanlık haline getirdiysen, onu yaparsın. Zorunluluk, iradenin kaslarıdır."

3. Akıl Yetmez: “Sistem gerekir”

"Sokrates aklı yeterli görüyordu." dedim. "İnsan doğruyu bilirse, yanlışı yapmaz, derdi."

Atatürk kısa bir kahkaha attı. Bu, alay eden değil, zihni sürekli çalışan bir adamın kahkahasıydı.

"Sokrates büyük bir ruhtu." dedi. "Ama savaş kazanmamıştı."

Yutkundum. Bu cevap bir kılıç kadar keskindi.

"Doğruyu bilmek, onu yapmaya yetmez. Onu yapmayı zorunlu kılacak bir düzen kurmalısın. Akıl yön gösterir. Ama hareket etmeyi sağlamaz. Bir asker, düşmanı görünce ne yapacağını düşünmez, yapar. Çünkü defalarca çalışmıştır. İrade de böyledir. Düşünme anında kaybedersin. Doğru olanı, bir refleks hâline getirmelisin."

"Peki ya yalnızsan? Kararı tek başına almak zorundaysan?"

Sustu. Gözleri yine haritaya daldı.

"O zaman," dedi, "daha da çok hazırlanırsın. Çünkü yanılma lüksün yoktur."

4. Kaos Gerçeği: “Düzen içeride kurulur”


"Peki ya insan içten parçalanıyorsa?" dedim. "Üstelik dış dünya da kaosken. Savaşlar, belirsizlik…"

"Dünya düzensizdir." dedi. "Hiçbir zaman da tam düzenli olmayacak. Düzen dışarıda kurulmaz; içeride kurulur. Dünyanın kaosu bitmez. Ama sen kendi zihnini dağıtırsan, savaş daha başlamadan kaybedersin. Bir ordu, düşmanı yenmeden önce kendi içindeki düzeni kurar. Bu çadırda bir düzen olmalı. Harita şurada, kitap burada... Küçük şeylerdir insanı ayakta tutan."

5. Disiplin Tanımı: “İç otorite”


"Disiplin dediğimiz şey nedir?" diye sordum. "Çoğu insan onu baskı, hatta ceza olarak görüyor."

Yüzü sertleşti.

"Disiplin, kendine verdiğin emirleri yerine getirebilme yeteneğidir."

"Baskı değil mi?"

"Hayır. Baskı dışarıdandır. Disiplin içeriden gelir. Disiplinli insan, kendi sözünü dinleyen insandır."

"Peki ya siz? Kendinize hiç söz verdiniz mi?"

Gülümsedi. Yorgun bir gülümsemeydi.

"Her gün." dedi. "Her sabah uyandığımda. Yıllar evvel yola çıkarken, 'Bu millet esir yaşamayacak' diye kendime bir söz verdim. Az sonra, şafak vakti, o sözü ebediyen tutmak için taarruza kalkacağız. Ve bu topraklar temizlendiğinde... kendime yeni bir söz vereceğim: 'Bu millet muasır medeniyet seviyesine çıkacak' diyeceğim. Günü geldiğinde onu da tutacağım."

6. Özgürlük Meselesi: “Disiplin, özgürlüğün ön koşuludur"


"Dostoyevski insanın özgürlükten korktuğunu söylüyordu." dedim.

"Evet." dedi hiç tereddüt etmeden. "Korkar. Çünkü özgürlük sorumluluk getirir."

"Çözüm ne o hâlde?"

"Disiplin. Disiplin olmadan özgürlük, insanı dağıtır. Başıboşluk özgürlük değildir. Sadece yönsüzlüktür. Özgürlük, ancak kendini yönetebilen için vardır."

7. Korku: “Cesaret, korkuya rağmen harekettir”

"Peki ya korku? İnsan değişmek istiyor ama ilk adımı atmaktan korkuyor."

Atatürk’ün yüzünde ince bir yumuşama belirdi.

"Korkuyu bastırmaya çalışma. Korkmayan adam ya aptaldır ya yalancı. Cesaret, korkusuzluk değildir. Cesaret, korkuya rağmen hareket etmektir. Düşmanı görüp kaçmayan asker korkmaz mı? Korkar. Ama yine de ilerler."

Gözleri yeniden masadaki Çalıkuşu’na takıldı.

"Feride de korkuyordu." dedi usulca. "Ama yine de yürüdü. İşte bu yüzden tam da bu gece onu okumaya ihtiyacım var."

8. İlk Adım: “Küçük disiplinler”

"Peki nereden başlamalı?" diye sordum.

"En güvendiğin, yapabileceğinden en emin olduğun yerden başla. Eline bir kitap al mesela. Her gün on sayfa oku. Söz ver kendine. Ve tut. İlk hafta zor gelir, sonra alışırsın. Yapmazsan eksik hissedersin. İşte irade böyle başlar."

"Bu kadar basit mi?"

"Basit değil. Büyük zaferler, küçük disiplinlerin tekrarından doğar."

"Sakarya’yı kazanmak gibi mi?"

İlk kez gülümsüyordu.

"Sakarya, günlük kararların birikimiydi. Her gün ‘bu gece de direneceğim’ demekti. İrade anlık kahramanlık değil, sürekli direniştir."

9. Son Soru: “İnsan kendini inşa eder”

Saat geç olmuştu. Dışarıda tiz bir borazan sesi yükseldi. Taarruz yaklaşıyordu.

"Son bir şey." dedim ayağa kalkarken. "İnsan gerçekten değişebilir mi?"

Bana doğru yürüdü. Gözlerinde yılların birikimi, sarsılmaz bir inanç vardı.

"İnsan kendini bulmaz." dedi. Kelimelerin altını çiziyordu adeta. 


"İnsan kendini inşa eder. Tuğla tuğla. Karar karar. Alışkanlık alışkanlık. Bitmez bu iş. Ama güzel bir iştir."

Kapanış

Kapıya yürüdüm. Arkamdan seslendi.

"Dostoyevski’ye ne diyecektin?"

Döndüm. "O ‘Cevap yok’ demişti."

Atatürk başını iki yana salladı.

"Cevap var." dedi. "Ama bedeli var. Bedel ödemeyen, cevabı bulamaz."

Çadırın kapısını araladım. Ağustos’un ılık rüzgârı yüzüme vurdu.


Epilog: Gönlün Sınırlarına Doğru

Dostoyevski bana insanın içindeki uçurumu göstermişti. Mustafa Kemal ise o uçurumun üzerine nasıl köprü kurulacağını.

Montaigne kendine bakmayı öğretmişti. Dostoyevski bakınca kaçamayacağını. Mustafa Kemal ise o baktığın yerde neyi değiştirmen gerektiğini.

İnsan ne tamamen karanlıktır ne tamamen aydınlık. Önemli olan düşmemek değil, her düştüğünde kalkacak iradeyi bulabilmektir. Mustafa Kemal bana iradeyi öğretti. Ama bunu söylemedi. Yaşadı. Akıl (Sokrates) pusulayı vermiş, Kaos (Dostoyevski) uçurumu göstermiş, İrade (Mustafa Kemal) ile o uçurumun üzerine köprü kurulmuştu. Zihin ve Nefs terbiye edilmişti.

Şimdi sırada başka bir soru var:

İnsan sadece aklıyla ve iradesiyle mi yürür bu yolu? Aklın ve iradenin ötesinde, başka bir kapı daha yok mu?

Bunun cevabı için rotamı Doğu’ya çevirdim. Sürgün bir bilgenin, İbn Sînâ'nın o sonsuzluk kokan yollarına...


ÖZGÜNLÜK BEYANI VE KAYNAKÇA

Bu metin, Mustafa Kemal Atatürk’ün askeri dehasından ziyade, entelektüel kişiliğine, okuma tutkusuna ve irade felsefesine odaklanan hayali bir söyleşidir. Diyaloglar, Atatürk’ün Büyük Taarruz öncesi Kocatepe’de Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanını okuduğuna dair tarihsel anlatılara, liderlik felsefesine ve irade üzerine yaklaşımlarına dayanarak kurgulanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Görünmeyeni İşitmek: (BİRDEN ÖNCEKİ BÖLÜM): BRUCE LEE İLE SÖYLEŞİ

Görünmeyeni İşitmek: Üstatlarla Hayali Söyleşiler Serisi