Görünmeyeni İşitmek II. FASIL: KAOS (Bölüm 5): DOSTOYEVSKİ İLE SÖYLEŞİ
ARAFTAKİ KUMARBAZ – DOSTOYEVSKİ İLE SÖYLEŞİ
Giriş: Uçuruma Bakma İhtiyacı
Montaigne’in kulesinden ayrılırken cebimde küçük, şefkatli bir teselli vardı: Hayat, çözülecek bir bilmece değil; yaşanacak bir denemedir.
Bu düşünce insanı bir süre taşır. Hatalarına tahammül etmeyi, kusurlarına gülmeyi öğretir. Ama belli bir yaştan sonra o teselli solar.
Evet, teoride doğruyu biliyordum. Ama hayatım bildiklerime benzemiyordu. Ne yapmam gerektiğini biliyor, yapmıyordum. Geceleri yalnız kaldığımda içimde ağır bir sıkıntı büyüyordu. Ortada büyük bir felaket yoktu. Ama bir şeyler yerli yerinde değildi. Sanki hayat, olması gereken düzeninden çıkmış, kendi yatağını terk etmiş bir nehir gibi içimde başka bir yöne akıyordu.
Belki bu sadece bana ait değildi. Aklıyla nefsini susturacağını sanıp susturamayan herkesin ortak yarasıydı.
Soru belliydi: İnsan neden bile bile kendi kuyusunu kazar?
Peki ya insan ruhu her zaman Montaigne’in şöminesi başında oturacak kadar uysal kalamıyorsa? Ya o zaaflar ansızın alev alıp bütün evi yakmaya kalkarsa... o zaman ne olacaktı?....
“Zihin” faslında Sokrates aklın ve erdemin yenilmezliğini anlattı. “Nefs” faslının ilk durağında Montaigne, aklın kusurlarını kabullenmeyi öğretti. Ama bir de insanın o karanlık, mantık dışı, yıkıcı yeraltı dünyası vardı. İnsan sadece rasyonel bir varlık değildi; çoğu zaman aklına isyan eden, acıdan gizli bir haz duyan, sırf özgür olduğunu kanıtlamak için kendi kuyusunu kazan tehlikeli bir bilmeceydi.
İşte bu düşüncelerin etkisiyle rotamı aydınlıktan karanlığa çevirdim. 19. yüzyılın o puslu, dondurucu St. Petersburg sokaklarına… İdam mangasının namluları karşısında “son üç saniyeyi” yaşamış, Sibirya’nın Ölü Ev’inde insanlığın en çiğ halini görmüş, rulet masalarında onurunu kaybetmiş bir adamı arıyordum.
Fyodor Dostoyevski’yi.
Çünkü bazı ruhlar için hayat, bir sınav değil.... bir iç savaştır.
Hayat, çözülecek bir bilmece değil; yaşanacak bir denemedir.
Birinci Sahne: Yeraltı – “İnsan piyano tuşu değildir.”
O ise pencerenin önünde duruyordu. Sırtı bana dönüktü."Kendiyle barışmış bir adamın yanından geliyorum." dedim. Sesim odada fazla düzenli, fazla güvenli yankılanmıştı. "Bana da bunu öğretmesini istedim. Ama olmuyor. Doğru olanı biliyorum. İyi olanı görüyorum. Ama eylemim hep başka yere kayıyor. Neden insan kendi aklının sözünü dinlemez?"
Yavaşça döndü. Yüzü yorgundu. Ama gözleri… hastalıklı bir ateşle yanıyordu.
Bana doğru bir adım attı. Cevap vermedi. Sadece sordu:
“Sen hiç gerçekten acı çektin mi?”
Sustum. Kendi hayatımı düşündüm. Düzenli, kontrollü, büyük yıkımlardan uzaktı…
“Acı,” dedi kendi kendine mırıldanır gibi. “Siz onu çözülecek bir problem sanıyorsunuz. Oysa acı… tek gerçek duygudur.”
Masaya doğru yürüdü.
“İnsan bir piyano tuşu değildir.” dedi hırsla. “Do’ya basarsın, do çıkar. Re'ye bastığında re... Sanıyorsunuz ki insan da böyledir. Akıl bir tablo çizer: ‘Bunu yaparsan mutlu olursun.’ der. Peki insan ne yapar bilir misin?”
Gözlerini bana dikti.
"Sırf o tabloya, o dayatılmış düzene, o kusursuz matematiğe isyan etmek için… gider en büyük hatayı yapar. İki kere ikinin beş etmesini ister!"
Eliyle senetleri kavradı, havaya kaldırdı.
"O rulet masalarında her şeyimi kaybettim. Para, itibar, huzur…"
Ama o belirsizlik anında, insan gerçekten yaşadığını hissediyor ve kendini tam anlamıyla özgür sanıyor.”
“Neden?” dedim. “Kazanamayacağını bile bile...”
Sözümü kesti. Bir adım yaklaştı.
“Kendini yok etmek mi sandın? Hayır. Kendini yoklamak. İnsan, sırf o uçurumdan aşağı bakmanın hazzı için hayatını ateşe verir.”
Bana baktı. Sanki içimi okuyordu.
“Sen hiç gece yarısı uyanıp… kurduğun o düzenli hayatı dağıtmak istemedin mi?”
Cevap vermedim ama onu dinlerken şunu fark ettim: Ben o masaya hiç oturmamıştım. O uçurumdan hiç bakmamıştım. Hiç kaybetmemiştim.
Belki de bu yüzden… hiç yaşamamıştım.
“İşte,” dedi. “Mantık, o uçurumun kenarında susar.”
"Kendiyle barışmış bir adamın yanından geliyorum." dedim. Sesim odada fazla düzenli, fazla güvenli yankılanmıştı. "Bana da bunu öğretmesini istedim. Ama olmuyor. Doğru olanı biliyorum. İyi olanı görüyorum. Ama eylemim hep başka yere kayıyor. Neden insan kendi aklının sözünü dinlemez?"
Yavaşça döndü. Yüzü yorgundu. Ama gözleri… hastalıklı bir ateşle yanıyordu.
Bana doğru bir adım attı. Cevap vermedi. Sadece sordu:
“Sen hiç gerçekten acı çektin mi?”
Sustum. Kendi hayatımı düşündüm. Düzenli, kontrollü, büyük yıkımlardan uzaktı…
“Acı,” dedi kendi kendine mırıldanır gibi. “Siz onu çözülecek bir problem sanıyorsunuz. Oysa acı… tek gerçek duygudur.”
Masaya doğru yürüdü.
“İnsan bir piyano tuşu değildir.” dedi hırsla. “Do’ya basarsın, do çıkar. Re'ye bastığında re... Sanıyorsunuz ki insan da böyledir. Akıl bir tablo çizer: ‘Bunu yaparsan mutlu olursun.’ der. Peki insan ne yapar bilir misin?”
Gözlerini bana dikti.
"Sırf o tabloya, o dayatılmış düzene, o kusursuz matematiğe isyan etmek için… gider en büyük hatayı yapar. İki kere ikinin beş etmesini ister!"
Eliyle senetleri kavradı, havaya kaldırdı.
"O rulet masalarında her şeyimi kaybettim. Para, itibar, huzur…"
Ama o belirsizlik anında, insan gerçekten yaşadığını hissediyor ve kendini tam anlamıyla özgür sanıyor.”
“Neden?” dedim. “Kazanamayacağını bile bile...”
Sözümü kesti. Bir adım yaklaştı.
“Kendini yok etmek mi sandın? Hayır. Kendini yoklamak. İnsan, sırf o uçurumdan aşağı bakmanın hazzı için hayatını ateşe verir.”
Bana baktı. Sanki içimi okuyordu.
“Sen hiç gece yarısı uyanıp… kurduğun o düzenli hayatı dağıtmak istemedin mi?”
Cevap vermedim ama onu dinlerken şunu fark ettim: Ben o masaya hiç oturmamıştım. O uçurumdan hiç bakmamıştım. Hiç kaybetmemiştim.
Belki de bu yüzden… hiç yaşamamıştım.
“İşte,” dedi. “Mantık, o uçurumun kenarında susar.”
İkinci Sahne: İdam – “Zaman durur.”
Başını yavaşça kaldırdı. Gözleri artık bu odada değildi.
“Son üç saniye kalıyor.”
“İdam,” dedi fısıltıyla. “Seni direğe bağlıyorlar. Bekliyorsun. Zaman duruyor. Ve düşünüyorsun: ‘Bir dakika daha yaşasaydım…’”
Ellerini sıktı.
“İnsan ölümden korkmaz. İnsan yaşamamaktan korkar.”
Üçüncü Sahne: Sibirya – “İnsan tehlikelidir.”
“Sonra Sibirya geldi,” dedi ağır ağır. “Ölü Ev. Üzerindeki her şeyi alıyorlar. Kimliğini, unvanlarını, hikâyeni…”
“Geriye ne kalıyor?”
“İnsan,” dedi. “Çıplak insan. Orada anladım ki insan sandığından iyi değil. Ama sandığından kötü de değil. Daha karmaşık. Ve çok daha tehlikeli.”
“Neden tehlikeli?”
“Çünkü kendini haklı çıkarabilir. Bir adam düşün. Eline baltayı alır, bir tefeci kadını öldürür. Sonra ne yapar? Gidip insanlığın iyiliği için bunu yapmaya ‘hakkı’ olduğuna dair koca bir felsefe inşa eder. Unutma: Kötülük, eylemde değil… o eylemi haklı çıkaran düşüncede başlar.”
“Peki vicdan?”
“Vicdan,” dedi acı bir gülümsemeyle, “insanın kendinden kaçamayacağını hatırlatan bir deliktir. Raskolnikov’u Sibirya’ya gönderen mahkeme değildi. Kendi vicdanıydı.”
Unutma: Kötülük, eylemde değil… o eylemi haklı çıkaran düşüncede başlar.”
Raskolnikov’u Sibirya’ya gönderen mahkeme değildi. Kendi vicdanıydı.”
Dördüncü Sahne: Özgürlük – “İnsan özgürlükten korkar”
Gözlerindeki ateş yeniden harladı.
“Siz insanlar özgürlük istiyorsunuz, değil mi? Yalan. İnsan özgürlükten ölümüne korkar. Omuzlarına kendi iradesinin yükü bindiğinde ezilir.”
“Neden?”
“Çünkü özgürlük sorumluluk getirir. Ya Tanrı yoksa? Ya her şey mübahsa? İşte o ‘her şey mübah’ cümlesi insanı özgür kılar. Ama aynı zamanda dehşete düşürür. Çünkü artık neyin doğru neyin yanlış olduğuna sen karar vereceksin. Bu yükün altında çoğu insan ezilir. İşte bu yüzden insanlar kendi özgürlüklerini bir başkasına devretmek için can atar. Bir efendi isterler. Bir kural isterler.
Özgürlük, uçurumun kıyısında durmanın verdiği bir baş dönmesidir; insanı ayakta tutan şey ise çoğu zaman cesareti değil, düşmekten duyduğu korkudur."
Özgürlük, uçurumun kıyısında durmanın verdiği bir baş dönmesidir; insanı ayakta tutan şey ise çoğu zaman cesareti değil, düşmekten duyduğu korkudur."
Beşinci Sahne: Nöbet – “Anlam”
Tam o sırada sustu. Elleriyle masanın kenarına sımsıkı tutundu. Başı hafifçe sağa kaydı. Gözleri sabitlendi. Bedeni gerildi.“Nöbet geliyor,” diye düşündüm.
Artık acı çekmiyordu. Gözleri başka bir yeri görüyordu.
“Bu an…” dedi yavaşça. “Çok kısa.”
“Ne hissediyorsunuz?”
Gülümsedi. Ama bu, bildiğimiz gülümsemelerden değildi.
“Her şey yerli yerinde. İlk kez.”
Fısıltıyla: “Anlam.”
Sonra bir anda, bir çuval gibi sandalyeye çöktü. O anın büyüsü paramparça oldu. Gözlerini açtığında, eskisinden de yorgundu.
“Bir saniye,” dedi kesik kesik. “Sadece bir saniye… her şey muazzam bir şekilde anlamlı geliyor.”
“Sonra?”
“Hiçbir şey kalmıyor. Sadece boşluk.”
O anda fark ettim: Bu adam cevap vermiyordu. Sadece insanı kendi içine kapatıyordu.
“Nöbet geliyor,” diye düşündüm.
Altıncı Sahne: İnanç – “İkisi de ağır”
"İnsan," dedi cama yansıyan siluetine bakarak. "Ya her şeyin bir anlamı olduğuna inanır… ya da hiçbir şeyin."
Bana döndü. "İkisi de ağırdır."
"Hangisi daha ağır?" dedim.
"İnanç." dedi. "Çünkü sorumluluk getirir. Özgürlük daha hafif görünür. Ama boşluk… daha ağırdır."
Dışarıdan bir çocuk sesi geldi. Biri koşuyor, gülüyordu. İkimiz de sustuk. Yüzü yumuşadı.
“Onlar,” dedi sokağa bakarak. “Henüz bozulmamışlar. Onlar acıyı büyütmez. Sadece yaşar… ve bırakır. Biz bırakmayız. Biz acıyı içimizde taşırız, ona anlam yükleriz, sonra altında eziliriz.”
“Peki siz neye inanıyorsunuz?”
Gülümsedi. Kafasıyla sokağı işaret ederek:
“Çocuklara” dedi. “Ve… belki de acının kutsallığına.”
"İnsan," dedi cama yansıyan siluetine bakarak. "Ya her şeyin bir anlamı olduğuna inanır… ya da hiçbir şeyin."
Bana döndü. "İkisi de ağırdır."
"Hangisi daha ağır?" dedim.
"İnanç." dedi. "Çünkü sorumluluk getirir. Özgürlük daha hafif görünür. Ama boşluk… daha ağırdır."
Dışarıdan bir çocuk sesi geldi. Biri koşuyor, gülüyordu. İkimiz de sustuk. Yüzü yumuşadı.
“Onlar,” dedi sokağa bakarak. “Henüz bozulmamışlar. Onlar acıyı büyütmez. Sadece yaşar… ve bırakır. Biz bırakmayız. Biz acıyı içimizde taşırız, ona anlam yükleriz, sonra altında eziliriz.”
“Peki siz neye inanıyorsunuz?”
Gülümsedi. Kafasıyla sokağı işaret ederek:
“Çocuklara” dedi. “Ve… belki de acının kutsallığına.”
Final: “Cevap yok”
Odanın havası ağırlaşmış, mum erimişti.
Kapıya yöneldim.
“Son bir şey.” dedim. “Bütün bunlardan sonra… bir cevap buldunuz mu?”
Uzun süre sustu. Başını iki yana salladı.
“Hayır.”
“Peki neden hâlâ yazıyorsunuz?”
Yüzünde hafif bir ifade belirdi.
“Çünkü insan cevapla yaşamaz. Soruyla yaşar. Cevap bulanlar susar. Soru soranlar… yaşar.”
Kapıyı açtım. Soğuk içeri doldu.
“Montaigne’e gidiyor olsaydın ona selam iletirdim” dedi arkamdan.
“Ne dememi isterdiniz?” diye sordum.
Gülümsedi.
“Kulesi güzel. Ama herkes orada yaşayamaz.”
Çıkmak üzereydim.
“Bir şey daha.”
Durdum.
“Bunu yazma.”
“Neden?”
Gözlerimin tam içine baktı.
“Çünkü insan yazdıkça kendini temize çeker. Ben temiz değilim.”
Sokağa çıktım. Petersburg’un soğuğu yüzüme vurdu.
Cevap yoktu.
Ama soru…
artık susmuyordu.
“Çünkü insan cevapla yaşamaz. Soruyla yaşar. Cevap bulanlar susar. Soru soranlar… yaşar.”
artık susmuyordu.
Epilog: Yeraltından Cepheye
Dostoyevski bana insanın içindeki karanlığı gösterdi.
Ama bir soru kaldı:
İnsan bu karanlığa mahkûm mu?
Yoksa o karanlığın içinden bir düzen, bir irade çıkarabilir mi?
Bunun cevabı için rotamı başka bir yere çevirmek zorundaydım. Güneye kadim Anadolu topraklarına.
Ama bu kez bir yazara değil bir kurucuya.Mustafa Kemal Atatürk'e...
ÖZGÜNLÜK BEYANI VE KAYNAKÇA
Bu metin; Hayali Söyleşi serisinin devamı olarak, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin edebi ve felsefi dünyasını modern insanın arayışlarıyla harmanlamak amacıyla kaleme alınmıştır. Karşılaşma anı, odanın atmosferi, diyalogların kurgusal akışı ve anlatıcının (benim) içsel krizleri tamamen edebi bir kurgudan ibarettir. Ancak yazarın rulet masası tutkusu, idam mangası karşısındaki travması, sara nöbetleri sırasında yaşadığı aydınlanma hissi ve metnin omurgasını oluşturan felsefi argümanlar ("İki kere iki dört etmez", "İnsan piyano tuşu değildir", "Özgürlüğün yükü") tamamen Dostoyevski'nin kendi hayat gerçekliğine ve ölümsüz eserlerine dayanmaktadır.
Metindeki Göndermelerin Kaynakçası (Hangi Eserden Ne Aldım?):
Söyleşide Dostoyevski'nin ağzından dökülen felsefi zemin ve psikolojik çıkarımları, onun şu başyapıtlarındaki kilit sahnelerinden esinlenilerek diyaloglaştırdım:
Birinci Sahne (Piyano Tuşu ve 2x2=5): Yeraltından Notlar. (İnsanın sadece rasyonel bir makine olmadığı ve aklın dayatmalarına karşı özgür iradeyi savunan isyan monologları.)
Kumar ve Uçurum Hazzı: Kumarbaz. (Aleksey İvanoviç'in rulet masasında mantığını yitirdiği anlar ve yazarın kendi gerçek kumar bağımlılığı)
İkinci Sahne (İdam ve Son Üç Saniye): Budala. (Prens Mışkin'in idam sehpasındaki bir adamın son dakikalarını anlattığı o meşhur tirat ve Dostoyevski'nin 1849'da Semyonovsky Meydanı'nda yaşadığı kendi sahte idam deneyimi.)
Üçüncü Sahne (Sibirya, Vicdan ve Balta): Suç ve Ceza (Raskolnikov'un tefeci kadını öldürdükten sonra cinayetini felsefi olarak meşrulaştırması ve vicdan azabı) ile Ölüler Evinden Anılar (Sibirya sürgününde kürek mahkûmları arasındaki gözlemleri.)
Dördüncü Sahne (Özgürlüğün Yükü ve "Her Şey Mübah"): Karamazov Kardeşler. (İvan Karamazov'un "Tanrı yoksa her şey mübahtır" felsefesi ve "Büyük Engizisyoncu" bölümündeki insanın özgürlükten korkup ekmeğe/otoriteye itaat etmesi tezi.)
Beşinci Sahne (Sara Nöbeti ve Mutlak Anlam): Budala ve Ecinniler. (Dostoyevski'nin kendi epilepsi hastalığı; nöbet öncesi yaşanan o korkunç ve eşsiz kozmik uyum, aydınlanma saniyesi.)
Altıncı Sahne (Çocukların Masumiyeti): Karamazov Kardeşler. (Alyoşa'nın çocuklara duyduğu sevgi ve İvan'ın dünyadaki acıyı çocukların gözyaşları üzerinden sorgulaması.)
Ama bir soru kaldı:
İnsan bu karanlığa mahkûm mu?
Yoksa o karanlığın içinden bir düzen, bir irade çıkarabilir mi?
Bunun cevabı için rotamı başka bir yere çevirmek zorundaydım. Güneye kadim Anadolu topraklarına.
Ama bu kez bir yazara değil bir kurucuya.
Mustafa Kemal Atatürk'e...
ÖZGÜNLÜK BEYANI VE KAYNAKÇA
Bu metin; Hayali Söyleşi serisinin devamı olarak, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin edebi ve felsefi dünyasını modern insanın arayışlarıyla harmanlamak amacıyla kaleme alınmıştır. Karşılaşma anı, odanın atmosferi, diyalogların kurgusal akışı ve anlatıcının (benim) içsel krizleri tamamen edebi bir kurgudan ibarettir. Ancak yazarın rulet masası tutkusu, idam mangası karşısındaki travması, sara nöbetleri sırasında yaşadığı aydınlanma hissi ve metnin omurgasını oluşturan felsefi argümanlar ("İki kere iki dört etmez", "İnsan piyano tuşu değildir", "Özgürlüğün yükü") tamamen Dostoyevski'nin kendi hayat gerçekliğine ve ölümsüz eserlerine dayanmaktadır.
Metindeki Göndermelerin Kaynakçası (Hangi Eserden Ne Aldım?):
Söyleşide Dostoyevski'nin ağzından dökülen felsefi zemin ve psikolojik çıkarımları, onun şu başyapıtlarındaki kilit sahnelerinden esinlenilerek diyaloglaştırdım:
Birinci Sahne (Piyano Tuşu ve 2x2=5): Yeraltından Notlar. (İnsanın sadece rasyonel bir makine olmadığı ve aklın dayatmalarına karşı özgür iradeyi savunan isyan monologları.)
Kumar ve Uçurum Hazzı: Kumarbaz. (Aleksey İvanoviç'in rulet masasında mantığını yitirdiği anlar ve yazarın kendi gerçek kumar bağımlılığı)
İkinci Sahne (İdam ve Son Üç Saniye): Budala. (Prens Mışkin'in idam sehpasındaki bir adamın son dakikalarını anlattığı o meşhur tirat ve Dostoyevski'nin 1849'da Semyonovsky Meydanı'nda yaşadığı kendi sahte idam deneyimi.)
Üçüncü Sahne (Sibirya, Vicdan ve Balta): Suç ve Ceza (Raskolnikov'un tefeci kadını öldürdükten sonra cinayetini felsefi olarak meşrulaştırması ve vicdan azabı) ile Ölüler Evinden Anılar (Sibirya sürgününde kürek mahkûmları arasındaki gözlemleri.)
Dördüncü Sahne (Özgürlüğün Yükü ve "Her Şey Mübah"): Karamazov Kardeşler. (İvan Karamazov'un "Tanrı yoksa her şey mübahtır" felsefesi ve "Büyük Engizisyoncu" bölümündeki insanın özgürlükten korkup ekmeğe/otoriteye itaat etmesi tezi.)
Beşinci Sahne (Sara Nöbeti ve Mutlak Anlam): Budala ve Ecinniler. (Dostoyevski'nin kendi epilepsi hastalığı; nöbet öncesi yaşanan o korkunç ve eşsiz kozmik uyum, aydınlanma saniyesi.)
Altıncı Sahne (Çocukların Masumiyeti): Karamazov Kardeşler. (Alyoşa'nın çocuklara duyduğu sevgi ve İvan'ın dünyadaki acıyı çocukların gözyaşları üzerinden sorgulaması.)




Yorumlar
Yorum Gönder