Görünmeyeni İşitmek: II. FASIL- YÜZLEŞME (Bölüm 4): MONTAIGNE İLE SÖYLEŞİ
II. FASIL: İNSANIN İÇ SAVAŞI (Nefsin Terbiyesi)
KULEDEKİ YALNIZ – MONTAIGNE İLE SÖYLEŞİ
Giriş: Aklın Yetmediği Yerde Başlayan Savaş
Atina’daki o loş zindanda, Sokrates’in baldıran zehrini içtiği o an, insan aklının en görkemli zaferiydi. "Zihin" faslını kapatırken, insanın korkuyu akılla ve erdemle yenebileceğine şahit olmuştuk. Rasyonel kahramanlık, bize mutlak doğru uğruna ölmeyi öğretmişti.
Ancak zindandan çıkıp kendi zamanıma, dünyanın ve insanın gerçekliğine döndüğümde bir eksiklik sezdim. Akıl, neyin doğru olduğunu söylemekte tereddüt etmiyordu; fakat insan dediğimiz varlık yalnızca rasyonel bir makine değildi. Ya da Fyodor Dostoyevski’nin ima ettiği gibi, üstüne basıldığında her seferinde aynı sesi veren bir piyano da değildi. İçimizde daha karanlık, daha çelişkili ve kolayca ehlileşmeyen bir alan vardı: Nefs.
İnsan, doğruyu bilse bile yanlışı seçebilen, savaşta kahramanken evde bir anlık dalgınlıkla kendi gölgesinden dahi korkabilen, yamalı, değişken ve zayıf bir varlıktı. Aklın kesin kuralları, insanın bu çamurlu ve kaotik doğasını açıklamaya yetmiyordu. İnsanı tanımak için kahramanlara değil, zaaflarını kucaklamaya cesaret edenlere ihtiyacımız vardı.
İşte bu yüzden, kahramanlık zırhlarını çıkarıp insanın o zavallı, komik ve kusurlu çıplaklığına bakmak için rotamı değiştirdim. Antik Yunan’ın güneşli meydanlarından çıkıp, 16. yüzyılın kan ve veba kokan Fransası'na, kendi kabuğuna çekilen bir adamın sessiz kulesine doğru yola koyuldum.
"Ben ne biliyorum?" diyerek insan kibrini yerle bir eden Michel de Montaigne’in, o dairesel kütüphanesinin kapısındayız şimdi.
Kendi iç savaşınızla yüzleşmeye hazırsanız, hadi buyurun?
1. İlk Çatlak Kendini Bilmek: “Nosce te ipsum”
Yer: Montaigne Şatosu, Kütüphane Kulesi, Périgord, Fransa
Zaman: 1580'lerin başı
Dışarıda kıyamet kopuyordu. Katolikler ve Protestanlar "mutlak hakikat" uğruna birbirini boğazlıyor, siyasi kaos Fransa'yı yutuyordu. Veba salgınları ise şehirleri birer birer sessizliğe gömüyordu. Benim rotam ise Dordogne vadisine bakan sessiz bir şatonun sarmal, dar taş merdivenlerinden ulaşılan bir kütüphaneydi.
En üst kata, o meşhur kuleye ulaştığımda kalın ahşap kapıyı usulca araladım. Dışarıda dünyayı fethetmeye ya da yok etmeye çalışan bir çağ; içeride ise kendine yönelen bir adam vardı.
İçerisi eski parşömen, meşin ciltler ve yanan odun kokuyordu. Dairesel odanın duvarları binlerce kitapla kaplıydı. Başımı kaldırdığımda ahşap tavan kirişlerine kazınmış irili ufaklı Latince, Yunanca ve Fransızca cümleler gördüm. Kirişlerden birinde eski bir dostu hatırlatan Yunanca bir söz dikkatimi çekti:
Nosce te ipsum. (Kendini bil.)
Sanki bu kule yalnızca kitapların değil, yüzyılların düşüncelerinin de sığınağıydı. Atina'daki o karanlık hücrede, ölüme giden Sokrates'in dudaklarından dökülen o değerli söz, asırları aşıp Fransa'daki bu ahşap kirişe saplanmıştı. Aklın o keskin aynası, şimdi insanın kendi zaaflarına çevrilmek üzere beni bekliyordu.
Odanın ortasındaki ahşap masada, kâğıtlara eğilmiş yalnız bir adam oturuyordu. Sokrates gibi kitlelere meydan okuyan bir hatip değildi o. Kısa boylu, yorgun bakışlı... Ama dudaklarının kenarında, kendi tuhaflıklarıyla dalga geçen o ironik tebessüm her zamanki gibi oradaydı.
Beni görünce tüylü kalemi masaya bıraktı. Bir an beni süzdü; kim olduğumu, nereden geldiğimi anlamaya çalışır gibiydi. Sonra hiç beklemediğim bir samimiyetle gülümsedi. “Hoş geldin.” dedi sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi. “Otur yabancı. Uzun yol gelmişe benziyorsun.”
Eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret etti. Masaya, onun tam karşısına oturdum. Bir an için ne diyeceğimi bilemedim. Teşekkür etmek istedim; bu davet için, bu zamanı bana ayırdığı için. Ama o, lafı ağzımdan aldı.
“Merak etme.” dedi. “Ben sorulara alışkınım. Hem sormak, hem cevaplamak... Ömrüm bununla geçti. Ama önce sen anlat: Nasıl bir çağdan geliyorsun?”
“Karmaşık bir çağdan.” dedim. “Sizin zamanınızdan çok daha gürültülü, çok daha hızlı... Ama dertler aynı gibi: İnsanlar hâlâ birbirini anlamıyor, hâlâ kendinden kaçıyor.”
Montaigne başını salladı. “Öyleyse hoş geldin tekrardan. Dert ortaklığı, en sağlam dostluktur.”
Şatonun kalın taş duvarlarını işaret ederek sordum:
“Dışarıda insanlar inançları uğruna birbirini boğazlarken, siz bu kuleye
çekilip insanı—daha doğrusu kendinizi—incelemeye başladınız. Bu bir kaçış mı?”
Montaigne omuzlarını hafifçe silkerek arkasına yaslandı.
“İnsanlardan kaçtığımı sanıyorsun.” dedi sakin bir sesle. “Oysa mesele bu
değil. Başkalarına bakarken, kendimi gözden kaçırdığımı fark ettim. İnsan,
başkalarını incelemeye pek heveslidir; çünkü orada daha az rahatsız olur.
Kendine bakmaksa… daha yorucu, daha huzursuz edici bir iştir.”
Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
“Ben de bu yüzden yönümü değiştirdim. Dünyayı anlamaktan vazgeçtiğim için
değil; kendimi ihmal ettiğimi fark ettiğim için.”
2. İçeri Çekilmek: “Kendimiz için bağımsız bir köşe ayırmalıyız.”
Gözlerim tekrar tavana kaydı. Kirişlerden birine kazınmış başka bir cümle dikkatimi çekti. Kendimiz için bir arka oda ayırmalıyız.
Başımı yeniden Montaigne’e çevirdim. “Peki ama yalnızlık…” dedim duraksayarak. “Siz bu kuleyi seçtiniz; oysa çoğu insan yalnız kalmaktan kaçınır. Sizce kalabalık, insanı kendisiyle yüzleşmekten uzak tutabilir mi?”
Montaigne pencereden dışarıya, uzaktaki tepelere baktı. Sonra yavaşça bana döndü. “İşe yarayabilir. Çünkü insan kalabalıkta kendini kaybeder. Ve çoğu zaman bu kayboluş işine gelir. Dışarıdaki o gürültü, içimizdeki o rahatsız edici boşluğu bastırmak için iyi bir bahanedir.”
Eliyle göğsünü işaret etti. “Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi kendisinden. O yüzden kendimize bir dükkânın arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada kendi sultanlığımızı kurmalıyız. Ama insan o köşeden korkar. Çünkü orada, kaçtığı her şeyle yüzleşmek zorunda kalır.”
Gözleri masadaki parşömenlerin arasında duran, üzerinde hiçbir şey yazmayan boş bir kâğıda takıldı. Gözlerine anlık, ince bir keder oturdu. “Hem bazen,” diye mırıldandı, “Étienne’i kaybettikten sonra dışarıdaki bütün o kalabalıklar bana koca bir çöl gibi geliyor. Onunla yaptığım o benzersiz sohbetleri artık bu kâğıtlarla yapıyorum.”
Sonra o duygusallıktan sıyrılıp yeniden bilgece gülümsedi: “İnsan bütün ömrünü dünyayı tanımaya, servetler biriktirmeye harcar... Ama en yabancı olduğu yer kendi içidir. Kendisini hiç tanımadan dünyadan ayrılır.”
3. Kesinliğin Çöküşü: “(Que sais-je?) Ben ne biliyorum?
Başımı kaldırdım ve tam tepemde duran ana ahşap kirişe kazınmış o meşhur cümleyi fark ettim:
Que sais-je? (Ben ne biliyorum?)
“Siz bu kulede kesin hükümler vermiyorsunuz.” dedim. “Oysa dışarıdaki insanlar neyin doğru neyin yanlış olduğundan o kadar eminler ki, bu uğurda ölmeyi ve öldürmeyi göze alıyorlar. Sürekli ‘Ben ne biliyorum?’ diye sormak bir zayıflık mıdır?”
Montaigne tavana uzun uzun baktı. “Dışarıdaki o kanlı deliliğe bir bak. İnsanlar ‘kesin’ bildiklerini sandıkları doğrular yüzünden o haldeler. Ben hakikati bulduğumu iddia edecek kadar küstah değilim.”
Elini göğsüne koydu. Gözlerimin tam içine bakarak o sarsıcı tespiti yaptı: “İnsan, kendinden emin oldukça hataya yaklaşır. Şüphe etmek bir zayıflık değil, aklın en zarif frenidir. Dogmaların ağırlığından kurtulmaktır. ‘Şöyledir’ demek yerine ‘Bana öyle geliyor ki’ demeyi öğrendiğinde, o kibrin hapishanesinden çıkmaya başlamışsın demektir.”
4. Ben Dediğin Şey Dağılır: “Ben varlığı değil, geçişi tasvir ediyorum.”
Söz dönüp dolaştı, gözüm yine tavandaki o yazılara takıldı. Yunanca harfler, Latince cümleler... Her biri bir bilgelik kırıntısı. Ama ana kirişin tam ortasında, henüz fark ettiğim başka bir cümle daha vardı. Diğerlerinden daha yeni, daha taze duruyordu.
Ben varlığı değil, geçişi tasvir ediyorum.
Bu sözün Montaigne'e ait olduğunu tahmin etmek zor değildi.
Başımı ona çevirdim.
“Tavanın başka bir yerinde ‘Kendini bil’ yazıyordu.” dedim. “Şimdi de, ‘Ben varlığı değil, geçişi tasvir ediyorum.’ Sokrates, kendini bil derken neyi kastetmişti sizce? İnsan gerçekten kendini tam olarak bilebilir mi?”
Montaigne bir kahkaha attı. “Bilebilir mi? Ne mümkün!” dedi doğrulurken. “İnsan dediğin nedir ki? Bir gün cömert, ertesi gün cimri. Sabah cesur, akşam korkak. Aynı adam, aynı beden… Ama bambaşka ruhlar. Biz kendimizi tek bir varlık sanıyoruz. Oysa içimizde birbirine zıt birçok insan barınır.”
Eliyle masadaki kâğıtları işaret etti. “Şunlara bak. Dün yazdığım bir cümleyi bugün siliyorum. Geçen hafta hayran olduğum bir düşünceyi bu sabah gülünç buluyorum. Bazen öyle anlar oluyor ki, aynaya baktığımda tanımadığım bir yüz görüyorum.”
“Peki ama Sokrates…” diye üsteledim.
“Sokrates büyük bir ruhtu. Ama onun büyüklüğü kendini bildiğini sanmasında değil, soru sormaktan vazgeçmemesindeydi. Bildikleriyle değil, şüpheleriyle büyüktü.”
Tavanı işaret etti. “Ben varlığı değil, geçişi tasvir ediyorum. Çünkü insan sabit bir varlık değildir. Akıp giden bir şeydir. Kendini bilmek dediğimiz şey de budur aslında: kendinin değiştiğini görmek. Kitabımın adını da bu yüzden Denemeler koydum. Çünkü ben hüküm vermiyorum; kendimi yokluyorum.”
“Peki bu deneme hiç bitmez mi?” diye sordum.
“Ölümle bitiyor. O zamana kadar sürüp gider. Her gün yeni bir Montaigne çıkar karşıma. Her sabah yeni bir insanla tanışırım: kendimle.”
Sesi biraz yumuşadı.
“Gençliğimde kesin sandığım birçok düşünce vardı.” dedi. “Mesela dostluk üzerine... Gençken dostluğun her şeyin ilacı olduğunu sanırdım. Sonra Étienne gidince anladım ki dostluk da bir sınavmış.”
Bir an sustu.
“Şimdi yaşlıyım.” dedi. “Kum sancılarıyla boğuşuyorum. Gençken acıyı küçümserdim. Şimdi biliyorum ki acı da bir öğretmen.”
“Yani insan kendini ancak yaşayarak mı tanır?” diye sordum.
“Yaşayarak ve hata yaparak.” dedi.
“Ve en önemlisi, bu hataları kabullenerek.”
Bir an durdu.
“Ben bilge değilim yabancı. Bilge olsaydım bu kuleye kapanmaz, dışarıda insanlara akıl verirdim. Ben sadece kendimi gözlüyorum. Kendi hatalarımı, zaaflarımı, değişkenliğimi… İnsan kendisi hakkında bile güvenilir bir tanık değildir ama kendisine karşı en azından dürüst olmaya çalışabilir.”
Dışarıda rüzgâr hızlanmıştı. Kulenin taş duvarlarına yağmur damlalarının sesi vuruyordu. “İnsan kendini tanımaya başladığında ilk gördüğü şey kusurlarıdır.” dedi yavaşça.
“Peki ya bu kusurlarla nasıl yaşanır?” diye sordum.
Montaigne’in yüzünde o ironik tebessüm yeniden belirdi. “Onu da yarın konuşalım,” dedi. “Bugünlük bu kadar kusur yeter.”
5. Kusurla Yüzleşme: “Her insan bütün insanlık hâlinin izlerini taşır.”
Ertesi sabah kuleye çıktığımda hava henüz tam aydınlanmamıştı. Geceki yağmur dinmiş, taş duvarlara ağır bir nem sinmişti. Montaigne her zamanki yerinde oturuyordu. Önünde açık bir kitap ve birkaç mühürlü mektup duruyordu.
Beni görünce başını kaldırdı. “Ha, geldin demek. Bugün biraz acelemiz var. Bordeaux’dan haberci geldi, mektuplara cevap yazmam gerekiyor. Bir de matbaacı sabırsızlanıyor.”
“O halde vakit kaybetmeyelim,” dedim. Montaigne tam konuşacakken başını tavana kaldırdı. “Bu arada, dün fark ettin mi bilmiyorum… Şuraya yakın zamanda bir şey daha kazıdım.”
Ahşap kirişte, sabah ışığında parlayan yeni oyulmuş bir yazıyı okudum.
Her insan bütün insanlık hâlinin izlerini taşır.
“İşte,” dedi Montaigne. “İnsanın kusurları meselesi de tam burada başlıyor. Dün akşam sözü kusurlarda bırakmıştık. Sana bir soru sorarak sohbeti koyultalım: Bu kusurlar yalnız bazı insanlara mı aittir sence… yoksa hepimizde mi vardır?”
“Hepimizde vardır herhalde.” dedim. “Ama insanlar kendilerini başkalarından farklı görmeyi sever.”
“Aynen öyle! İnsanların en tuhaf yanıdır bu: Herkes insanlığın kusurlu olduğunu kabul eder ama nedense kendisini bu hükmün dışında sayar. Cimri bir adam düşün. Kendisine ‘cimri’ dendi mi köpürür. ‘Ben tedbirliyim’ der. Korkak bir adam ‘temkinliyim’ der. Kibirli bir adam kendini onurlu sayar.”
“Yani insanlar kendilerini mi kandırıyor?”
“Hayır. İnsan kendini kandırmaz, kendini korur. Kandırmak bilinçlidir, korumak ise içgüdü. İnsan bunu o kadar ustaca yapar ki, yıllarca aynı hatayı işler ama haklı olduğuna inanır.”
Eliyle göğsünü işaret etti. “Kendi içine bakmak cesaret ister. Orada neyle karşılaşacağını bilemezsin. Başkasını yargılamak insana iyi hissettirir. Onun kusurunu gördüğünde ‘Ben onun gibi değilim’ dersin. Oysa belki de tam da onun gibisindir… Sadece görmek istemezsin.”
Kirişteki yazıya işaret ettim. “Peki bu cümle tam olarak ne anlatıyor?”
“Şunu anlatıyor: Her insanda biraz korkaklık vardır, biraz cesaret. Biraz cömertlik, biraz cimrilik. İnsan sabit bir karakter değil, üzerinden duyguların gelip geçtiği bir sahnedir. Bir insanı dikkatle incelersen, bütün insanlığın küçük bir örneğini görürsün.”
“Peki bu kusurlarla nasıl yaşayacağız?” diye sordum. “Kusursuz insan yoktur. Ama kendi kusurunu tanıyan insan daha az tehlikelidir. İnsan kusursuz olmak zorunda değildir ama kendi kusurlarını tanımayı öğrenmelidir. Çünkü ancak o zaman başkalarının kusurlarına tahammül edebilir.”
Sustum. Montaigne ufka dalıp, "Bazen," dedi yavaşça. "Çok nadiren… İnsan bir başkasında kendini bulur. Bu nadir bir talihtir tabi.”
Eli raftaki bir kitabın cildine dokundu. “Étienne.” dedi fısıltıyla. Sonra toparlanıp gülümsedi. “Ama onu da yarın konuşalım. Şimdi gitmem gerek. Şu mektuplar bekliyor.”
6. Bağ Kurma İhtimali: “Çünkü o, o idi; ben de bendim.”
Ertesi sabah kuleye çıktığımda hava açıktı. Vadinin üzerindeki sis sabah güneşiyle yavaşça dağılıyordu. Montaigne pencerenin önünde duruyor ve o kadar dalgın bakıyordu ki kapının gıcırtısını duymadı bile.“Dün bıraktığımız yer merakımı uyandırdı.” dedim yanına vardığımda. “Böyle kusurlu bir varlık, bir başkasında kendini gerçekten bulabilir mi?”
Montaigne’in yüzünde dünkü alaycı tebessüm yoktu. Daha sessiz, daha içten, biraz da yaralı bir ifadeyle, "Çok nadir bir şeydir bu," dedi.
Pencereden ayrılıp masanın kenarına yaslandı. Kirişlerden birinde, diğerlerinden çok daha derin kazınmış Fransızca bir yazı duruyordu.
Parce que c’était lui, parce que c’était moi
(‘Çünkü o, o idi; ben de bendim.’)
"Bu söz sizin mi?"
"Evet."
"Peki ne demek?"
Masanın kenarına tutunan eli hafifçe titredi. "İnsanlar bana sık sık Étienne'i niçin bu kadar sevdiğimi sorar. Oysa bunun tek bir cevabı yoktur. Sıradan dostluklar bir sebebe dayanır: Bir çıkar, alışkanlık, aynı masada yenen bir yemek… Ama gerçek dostluk sebepsizdir."
Toz zerrelerinin ağır ağır döndüğü o sarı ışığın içinde tavandaki yazıyı işaret etti. "İşte bu yüzden oraya öyle yazdım: ‘Çünkü o, o idi; ben de bendim.’ İki insanın ruhu bazen öyle derinden karışır ki, onları bir arada tutan dikiş izini bulmak imkânsızlaşır. Artık ‘sen’ ve ‘ben’ diye bir şey kalmaz."
"Nasıl tanışmıştınız?"
"Bordeaux'da, mahkeme salonlarında. Kısa bir konuşma… Birçok insanla konuşursun ama sözlerin havada kalır. Onunla konuştuğumdaysa sanki cümlenin yarısını ben söylüyor, yarısını o tamamlıyordu. Farklı bedenlerde tek bir ruh gibiydik. Hayatımda yalnız bir kez yaşadım bu duyguyu: Étienne ile."
Adını söylerken sesi titredi. "Genç yaşta öldü. Onunla konuşmak, insanın kendi en iyi hâliyle konuşması gibiydi. O öldüğünde, yalnız bir dostumu kaybetmedim. Düşüncelerimin yarısını… Hatta ruhumun yarısını kaybettim."
Bir an sonra eliyle masadaki sayfaları işaret etti.
“Belki de bu yüzden yazmaya başladım. Bu kitap, ona yazılmış bir mektuptur. Cevabı asla gelmeyecek bir mektup.”
Parmakları sayfaların üzerinde gezindi.
“Bazen düşünüyorum da… Denemeler biraz da onunla konuşmaya devam etme çabasıdır.”
Pencerenin önüne gitti. Sırtı bana dönüktü.
“Dışarıdakiler yalnızlığı benim seçtiğimi sanıyor.” dedi. “Yanılıyorlar. Étienne gittikten sonra yalnızlık beni seçti.”
Tam o sırada aşağıdan sesler geldi. Nal sesleri, telaşlı ayak sesleri, bağıran bir adam.
Montaigne başını eğip dinledi.
“Haberci.” dedi. “Bordeaux’dan. Sanırım pek sabrı yok.”
Masadaki mektupları aldı. Kapıya yürüdü. Eli kapının kolundayken durdu, bana döndü.
“Étienne yaşasaydı,” dedi hafifçe gülümseyerek, “bu sohbeti çok severdi. Seni de severdi.”
Sonra kapıyı araladı ve merdivenlerden indi. Ayak sesleri uzaklaştı, kayboldu.
Kule yeniden sessizliğe gömüldü.
Pencereden süzülen ışık masanın üzerinde ağır ağır ilerliyor, toz zerrecikleri dansını sürdürüyordu. Başımı kaldırıp tavandaki yazıya bir kez daha baktım.
Parce que c’était lui, parce que c’était moi
Bir süre daha oturdum. Sonra kalktım, kapıyı usulca çekip çıktım.
7. Ölümle Barışma: “Felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir.”
Aradan birkaç gün geçti.
Dostluk üzerine yaptığımız o uzun konuşma, ikimizde de derin bir iz bırakmıştı. Étienne’in adı havada asılı kalmış, her sessizlikte biraz daha ağırlaşmıştı. O gün kuleden ayrılırken Montaigne’in yüzündeki yorgun ifadeyi unutamıyordum. Sanki yıllardır örttüğü bir yarayı benim için yeniden açmıştı.
Kendime de biraz zaman tanımak istedim. Konuştuklarımızı sindirmek, onun sözlerini kendi içimde tartmak… Belki de asıl mesele buydu:
İnsan kendine ne kadar yaklaşabilirse, bir başkasına da o kadar yaklaşabiliyordu.
Bir sabah, güneş vadinin üzerinde yükselirken, yeniden kuleye çıktım.
Kapıyı araladığımda Montaigne’i gördüm. Masasında oturuyor, önündeki kâğıtlara bir şeyler karalıyordu. Tüylü kalemi kâğıdın üzerinde ağır ağır ilerliyor, ara sıra durup yazdığına bakıyordu. O kadar dalmıştı ki varlığımı fark etmedi.
Bir süre eşikte bekledim. Başını kaldırdı, gözleri bir an dalgın dalgın baktı, sonra tanıdı. Eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret etti.
Oturdum. Montaigne bir süre daha yazdı, sonra kalemi bıraktı. Arkasına yaslandı, derin bir nefes aldı. Gözlerinde geçen günkü o ağırlık gitmiş, yerini bambaşka bir dinginlik almıştı.
Sessizdik. O an için ikimizin de konuşmaya ihtiyacı yoktu. Orada olmak, aynı havayı solumak yetiyordu.
Gözlerim odada dolaşmaya başladı. Raflardaki kitaplar, masadaki kâğıtlar, duvarda asılı eski bir harita… Her şey yerli yerindeydi. Sonra başımı tavana kaldırdım.
Kirişlerden birinde, birçok yazı içinden biri daha ilgimi çekti. Latinceydi.
Philosophari est mori discere.
(Felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir.)
“Bu söz Cicero'ya aittir.” dedi fısıltıyla. "Ama ondan çok önce Sokrates yaşamıştı onu. O ölümü hiç korkutucu bulmadı. Çünkü biliyordu: ölüm ya bir hiçliktir, ki bundan korkmak için sebep yok, ya da ruhun başka bir yere yolculuğu. Her iki durumda da kaybedecek bir şey yoktu. Ama kazanılacak çok şey vardı.”
“Ne gibi?”
“Haysiyet.” dedi. “Kendi hakikatinden taviz vermeden, kendi sözleriyle yaşamış bir adam olarak ölmek.”
Bir süre sustu.
“Ona kaçmasını teklif ettiklerinde reddetti. Kaçsaydı savunduğu fikirleri inkâr etmiş olacaktı. Bu vardı. Ama daha önemlisi,” dedi Montaigne, “ölümden kaçmak, hayattan da kaçmaktı onun gözünde.”
Pencereden dışarıya baktı.
“Bunu anlayabilmek için insanın ölümle barışık olması gerekir.”
“Peki siz ölümle barışık mısınız?” diye sordum. “Barışık mıyım? Emin değilim." dedi hafif bir tebessümle. "Ama aramızdaki soğukluğun her geçen gün azaldığı kesin. Kum sancıları başladığında, o dehşet verici acıyla kıvranırken ölüm bazen tatlı bir kurtuluş gibi geliyor.”
“Hiç mi korkmuyorsunuz?”
“Korkuyorum elbette,” dedi hiç tereddüt etmeden. “Ölümden korkmayan insan yoktur. Gençliğimde atımdan düşüp kan kustuğumda ben de o eşikten döndüm. Ama mesele şu: Korkuyu hayatıma yön veren bir efendi yapmıyorum. İnsanların çoğu ölümü düşünmemek için koca bir ömür harcar. Adını anmazlar, ondan söz edilmesini istemezler. Sanki ondan hiç bahsetmezlerse, onu biraz daha uzaklaştıracaklarmış gibi.”
“Oysa tam tersi.” dedi kısa bir soluklanmadan sonra.
“Nasıl yani?”
“Ölümden kaçtıkça, onun gölgesi hayatının üzerine daha çok düşer. Her kaygında, her korkunda, her vazgeçişinde onun parmağı vardır.”
Sesi alçaldı.
“Ama onunla yüzleştiğinde… işte o zaman özgürleşirsin.”
“Ölüm fikri insanı nasıl özgürleştirir?”
“Çünkü ölümün kaçınılmaz olduğunu, şu an şu saniye bile ensende olduğunu kabul eden insan, artık küçük ve bayağı korkuların esiri olmaktan kurtulur.” dedi, parmaklarını masaya ritmik bir şekilde vurarak. “İtibarını kaybetmekten korkmaz. Parasını yitirmekten korkmaz. Başkalarının onun hakkında ne düşüneceği umurunda bile olmaz. Çünkü bilir ki bunların hepsi birer illüzyondur. Geriye kalan tek gerçek, senin o kısa vakitte nasıl yaşadığındır.”
Uzun bir sessizlik oldu.
“Étienne.” dedi sonra. Adı dudaklarından dökülürken sesi titredi, o sert felsefi zırhı anında eridi. “Onu kaybettiğimde anladım ki ölüm sadece ölenin başına gelmez. Geride kalanlar için de canlı canlı yaşanılan bir ölümdür o. Onunla bir daha asla konuşamayacağımı, yarım kalan o son cümleyi asla tamamlayamayacağımızı anladığım an… İşte o an ölümün ne kadar kesin ve merhametsiz bir sınır olduğunu anladım.”
Pencereden dışarıya, güneşin vurduğu tepeye uzun uzun baktı.
“Ve anladım ki asıl mesele ölmek değil, yaşarken o kısıtlı zamanda ne yaptığındır. İşte bu yüzden yazıyorum yabancı. Bu yüzden durmaksızın soruyor, sorguluyor, kendi ruhumu didikliyorum. Ölüm bir gün mutlaka gelecek. Ama ben o gelmeden önce, tüm çelişkilerimle, günahlarımla ve doğrularımla yaşamış olmak istiyorum.”
“Peki ölümden sonrası?”
“Bilmiyorum.” dedi dürüstçe. “Ve bilmediğim bir şey hakkında kesin konuşmak bana yakışmaz. Ama şunu çok iyi biliyorum: Ölümden sonra ne olursa olsun, bugün burada olduğum gerçek. Şu an nefes aldığım, seninle konuştuğum gerçek. Bu kadarı bir insana yetmez mi?
Sustum. Haklıydı.
“İnsan ölümü düşünmeyi öğrendiğinde,” dedi yavaşça, “aslında yaşamayı da öğrenir. Zamanın bir sınırı olduğunu bilmek belki de onu eşsiz kılar. Okunacak kitaplar, edilecek sohbetler, sevilecek insanlar… Hepsi sayılıdır. Bu yüzden her sabah uyandığında, o günün sıradan bir gün değil, doğanın sana sunduğu bir armağan olduğunu bilmen gerekir. Sokrates bunu biliyordu. Bu yüzden baldıran kâsesini o kadar sakin, o kadar minnettar içebildi. Çünkü o, hayatını son damlasına kadar yaşamıştı. Geriye kalan tek şey sadece kısa bir vedaydı.”
Ayağa kalkıp elini şefkatle omzuma koydu.
“Gittiğinde onlara söyle: Ölümü düşünmek hayatı karartmak için değil, ona gerçek anlamını katmak içindir.”
Kapıyı araladı ve usulca indi.
Felsefe yapmak, gerçekten de ölmeyi öğrenmekti. Ve ölmeyi öğrenen insan, kibrinden sıyrılıp nihayet yaşamayı da öğreniyordu.
8. Hayatla Uzlaşma: “Hayat, çözülecek bir bilmece değil; yaşanacak bir denemedir.”
Kuleye son gelişim olduğunu o sabah henüz bilmiyordum. Hava açıktı. Gün, önceki günlere göre daha parlak, daha netti. Sanki sis sadece vadiden değil, zihnimden de çekilmişti. Kapıyı araladım.Montaigne masasını bırakmış, pencerenin önünde dikkatle vadiyi izliyordu. "Geldin mi?" dedi tebessümle. "Evet. Ama bu sefer sormak için değil." dedim.
Kaşlarını hafifçe kaldırdı: “Hımm!” dedi takdir edercesine, “demek susmayı öğreniyorsun.”
Yanına yürüdüm. Bir süre birlikte dışarı baktık.
“Garip bir şey fark ettim.” dedim sessizliği bozarak. “Günlerdir ölümü, kusurları, yalnızlığı konuşuyoruz. Ama bu sohbetler bende hiçbir olumsuz duygu oluşturmadı… Aksine, ölüm üzerine konuştuktan sonra içim hafifledi diyebilirim.”
Montaigne gülümsedi. “Çünkü artık kaçmıyorsun.” dedi yüzüme bakarak. “İnsan en çok kaçtığı şeyin ağırlığını taşır.”
Başımı salladım. “Eskiden anlamaya çalışıyordum,” diye itiraf ettim. “Kendimi, insanları, çağımı, hayatı… Sanki her şey çözmem gereken bir matematik problemiymiş gibi.”
“Peki şimdi?” diye sordu.
Bir an durdum. Güneşin sıcaklığını yüzümde hissederek, “Şimdi… sadece izliyorum.” dedim. “Kesin konuşmadan. Yargılamadan.”
Montaigne’in yüzünde o sakin, bilgece memnuniyet belirdi.
“İşte.” dedi. “Felsefenin sana verebileceği en büyük şey budur: Kesinlik değil, berraklık.”
Pencerenin önünden ayrılıp masaya doğru yürüdü. Elini parşömenlerin üzerinde gezdirdi, sonra vazgeçmiş gibi çekti.
“İnsan, hayatı anlamak ister.” dedi. “Sanki bir sonuca varacakmış gibi… Oysa hayat bir sonuç değil, bir süreçtir.”
Parmağıyla masaya hafifçe vurdu.
“Sen onu çözmeye çalıştıkça o değişir. Çünkü sen değişirsin. Bu yüzden hayatı anlamaya değil, ona eşlik etmeye çalış. Ve unutma: anlam, yaşadıktan sonra gelir. Önce değil.”
Bir an sustu.
“Sen buraya ilk geldiğinde kendini sabit, yekpare ve kusursuz bir şey sanıyordun. Sonra değiştiğini gördün. Kusurlarını fark ettin. Yalnızlığın içindeki o kalabalığı, ruhun bir başkasında eridiği o nadir dostluğu ve en sonunda hepimizi eşitleyen ölümü…”
Gözlerini doğrudan bana dikti. “Şimdi söyle bana… Hâlâ aynı insan mısın?”
Cevap vermedim. Vermem de gerekmiyordu zaten.
Montaigne başını hafifçe salladı. “İnsan dediğin şey tamamlanmış bir varlık değildir.” dedi. “Bir süreçtir. Bir geçiştir. Kendi üzerinde çalıştığın koca bir denemedir.”
Başını kaldırıp tavana baktı. O eski yazılar, yılların isiyle kararmış o ahşap kirişlerdeki sözler hâlâ oradaydı. Sonra yavaşça, adeta kelimelerin altını çize çize konuştu:
“Hayat, çözülecek bir bilmece değil; yaşanacak bir denemedir.”
“Bu yüzden,” diye devam etti, “ben kimseye kesin cevaplar vermiyorum. Sadece kendimi yokluyorum. Bugün ne düşünüyorum, yarın ne hissedeceğim… Bilmiyorum. Ama bakıyorum. Not ediyorum. Deniyorum.”
Hafifçe gülümsedi.
“Ve inan bana, çoğu zaman da yanılıyorum.”
“Bu sizi rahatsız etmiyor mu peki?” diye sordum.
“Eskiden ediyordu.” dedi omuz silkerek. "Artık etmiyor. Çünkü yanılmak da insanın yamalı doğasına ait. İnsan kendini yönetmeyi öğrenmeli... Hayatı değil. Hayatı yönetemeyiz ama ona nasıl karşılık vereceğimizi seçebiliriz. Sanırım hayata karşı yapabileceğimiz tek şey de bu."
……………
Dışarıda hayat kendi ritminde akıyordu. İnsanlar tarlaya yürüyor, bir köylü arabasını sürüyor, uzaktan bir köpek havlıyordu. Her şey olduğu gibiydi. Pürüzlü, sıradan ve muazzam… Ve sanırım hayatımda ilk kez, bu kadarı bana yetiyordu.
“Artık bana eskisi kadar ihtiyacın yok.” dedi Montaigne aniden sessizliği bölerek.
Ona döndüm: “Nasıl yani?”
“Eskiden acelesi olan soruların vardı.” dedi. “Şimdi ise görmeyi bilen gözlerin var. Ben sana hayatın sırrını vermedim. Sadece aynaya nasıl bakacağını gösterdim. Gerisini sen yapacaksın.”
İçimde garip bir boşluk, bir vedanın o ince sızısı oluştu.
“Peki ya siz?” diye sordum.
Montaigne gülümsedi, tüylü kalemini eline aldı. “Bir süre daha buradayım.” dedi. “Kendimi yazmaya devam ederim. Öyle ya, insan, en uzun yolculuğu hep kendine doğru yapar.”
Kapıya doğru yürüdüm. Elimi tokmağa uzatmadan önce son bir kez sordum: "Peki hayatı gerçekten anlayabildiniz mı üstadım?"
Hafifçe kahkaha attı. "Hayır." dedi. "Ama onunla kavga etmeyi bıraktım."
Gülümsedim. Kapıyı açtım. Sarmal taş merdivenlerden indim, arkama bakmadım. Soracak bir şey kalmadığını hissediyordum.
Kulenin dışına çıktığımda güneş tam tepedeydi. Dünya olduğu gibiydi. Ben de.
Ve belki de ilk kez, anlamaya çalışmadan yaşamayı deniyordum.
9. Son Söz: Kuleden Arafa (Sıradaki Durağımız)
Peki insan, kendisiyle kavga etmeyi gerçekten bırakabilir mi? Ruhunun dehlizlerine inip o barış antlaşmasını kolayca imzalayabilir mi?
Yoksa bazı ruhlar için hayat, şömine başında usulca yazılacak bir "deneme" değil de... Kan ter içinde kalınacak, karanlık ve amansız bir savaş mıdır?
Bu soruların cevabını bulmak için, Montaigne'in o huzurlu vadisinden, 19. yüzyılın puslu ve dondurucu St. Petersburg sokaklarına doğru yola koyuldum.
Çünkü bazı insanlar için asıl mesele hayatı "yaşamak" değil... O korkunç varoluş acısına "dayanmaktır." Fyodor Dostoyevski, bütün o kumar borçları, sara nöbetleri ve vicdan azaplarıyla beni bekliyordu.
Özgünlük Beyanı ve Uyarı: Bu metin; Michel de Montaigne'in "Denemeler" adlı eserindeki felsefi görüşlerini (özellikle insanın doğası, dostluk, yalnızlık ve ölüm üzerine düşüncelerini), (az da olsa) anlamak amacıyla edebi bir kurgu formatında kaleme alınmıştır. Ancak sohbet kurgusal olsa da, metin içerisindeki temel argümanlar, itiraflar ve her bölümün başında yer alan tavan kirişi alıntıları yazarın tarihsel gerçekliğiyle birebir örtüşmektedir.
Kaynakça:
- Montaigne, M. de., Denemeler, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları (Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi).
- Diyaloglarda kullanılan ana düşünceler, Montaigne’in aşağıda belirtilen bölümlerinden esinlenilerek kurgulanmıştır:
|
Bölüm |
Denemeler’deki Karşılığı |
|
1. İlk Çatlak Kendini Bilmek |
“Okuyucuya”, “Kendini Anlatmak” |
|
2. İçeri Çekilmek |
“Yalnızlık” |
|
3. Kesinliğin Çöküşü |
“Que sais-je?” |
|
4. Ben Dediğin Şey Dağılır |
“Denemelerin Konusu” |
|
5. Kusurla Yüzleşme |
“Her insan bütün insanlık hâlinin izlerini taşır” |
|
6. Bağ Kurma İhtimali |
“Dostluk” “Etienne de la Boetie’ye adanmış bölüm |
|
7. Ölümle Barışma |
“Ölüm”, “Felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir” |
|
8. Hayatla Uzlaşma |
“Denemeler”in genel felsefesi, “Hayat bir denemedir” teması |




Yorumlar
Yorum Gönder