Görünmeyeni İşitmek III. FASIL: AKLIN ÖTESİ (7. Bölüm): İBN SÎNÂ İLE SÖYLEŞİ
Hemedan’da Bir Sürgün
Kocatepe’nin barut kokan sabahından ayrıldığımda, içimde
inşa edilmiş bir irade kalesi vardı. Mustafa Kemal bana aklın sınırlarını ve o
sınırların içinde nasıl ayakta kalınacağını göstermişti. Nefsin terbiyesi
tamamlanmış, iç savaşın kuralları yazılmıştı.
Fakat insan yalnızca savaşan ve inşa eden bir varlık
değildi.
İradenin koruduğu o kalenin içinde neyin yaşayacağı ve daha
da önemlisi, o yaşantının hangi hakikate bağlanacağı hâlâ belirsizdi. Akıl
evreni haritalandırdığında, beden bir asker gibi disipline edildiğinde… geriye
kalan o devasa boşluğu ne dolduracaktı?
Bu sorunun peşine düşerek rotamı Doğu’ya çevirdim. Kadim
dağların eteklerinde, sürgünlerin ve geçiciliğin şehri olan Hemedan’a.
Çöllerden esen rüzgâr, şehre toprak, safran ve eski bir
yorgunluk taşıyordu. Dar sokaklar, kervansaraylar ve kerpiç evler… Hepsi aynı
hükmü tekrar ediyordu:
Kalıcı değilsin.
Bu şehirde aidiyet bir yanılsamaydı. Herkes geçici, herkes
yoldaydı.
Ve işte tam da böyle bir şehirde, bir başka yalnız zihin
vardı.
Adı, farklı coğrafyalarda farklı ağırlıklarla anılacaktı;
kimileri ona Avicenna diyerek tıbbın temel taşlarından biri sayacak, kimileri
“Şeyhü’r-Reîs” diyerek bilginin zirvesine yerleştirecekti.
Oysa bu ünvanların ardında, saraylarda vezirlik yapmış,
zindanlarda çürümüş, geceleri at sırtında kaçıp gündüzleri cilt cilt kitaplar
yazmış yorgun bir adam vardı. Hayat onu sürekli yerinden etmişti; o da buna
karşılık hükümranlığını dışarıda değil, aklın içinde kurmuştu.
Kimsenin onu sürgün edemeyeceği tek vatanı, zihniydi.
I. KARŞILAŞMA
Mekân: Hemedan, İbn Sînâ’nın kütüphanesiYıl: 1037
Sarayın ağır ahşap kapılarından geçip kütüphaneye adım
attığımda, dış dünyanın bütün uğultusu bıçak gibi kesildi.
İçerisi serin, loş ve zamansızdı. Havada yanan kandil
yağının, asırlık parşömenlerin ve kurumuş mürekkebin genzi yakan ağır kokusu
vardı. Tavana kadar yükselen ahşap raflar; usturlaplar, yıldız haritaları,
kurutulmuş nebatat kavanozları ve sayısız ciltle doluydu. Burası sıradan bir
kütüphaneden çok, devasa bir zihnin dışarı taşmış, maddeye dönüşmüş hâliydi.
Onu rafların arasında değil, üzeri taslaklarla dolu geniş
bir masanın başında buldum.
Bedeni yorgundu. Omuzları çökmüş, elleri zaman zaman titriyordu.
O muazzam zihin, içine hapsolduğu bedeni yıpratmıştı. Ama gözleri… o gözler
hâlâ yanıyordu. Yorgun değil, derindi. Elindeki kamış kalemi usulca pirinç
hokkaya bıraktı. Başını parşömenlerden kaldırmadan konuştu:
"Akıl…" dedi. Sesi fısıltı kadar alçak ama mermer
kadar sertti. "Seni buraya kadar getirdi."
Odanın sessizliğinde yankılanan bu ses, itiraz kabul
etmiyordu. "Batı’nın mantık arayan aydınlık avlularından, savaş meydanlarının
o demir iradesinden geçip geldin. Ama akıl… seni daha ileriye götüremez."
Birkaç adım yaklaştım. “Siz… insan bedeninin en karanlık
sırlarını çözdünüz. Varlığın matematiğini yazdınız. Akıl sizin elinizde bu
kadar ileri gittiyse… neden yetmiyor?”
Başını kaldırdı.
"Çünkü akıl," dedi, "anlamak için parçalamak
zorundadır. Varlığı bileşenlerine ayırır. Kanın dolaşımını, kemiklerin
eklemlerini böyle hesaplar. Ama bir gülü parçalara ayırdığında... elinde sadece
kopmuş yapraklar ve cansız dikenler kalır. Gülün kendisi yok olmuştur. O gülün
sana verdiği huzuru, aklın kopardığı o parçaların hiçbirinde bulamazsın. Çünkü
akıl maddeyi bölerken, asıl mânâyı elinden kaçırır."
Masadaki pirinç usturlabı işaret etti. “Bununla
yıldızların yerini bulursun. Ama o yıldızlara bakarken ruhunda uyanan o sessiz
hayranlığın nereden geldiğini açıklayamazsın. Çünkü hayranlık bir ölçü birimi
değil, bedeni aşan bir tanıklıktır. Akıl niceliği bilir; mesafeleri ölçer,
neyin büyük neyin küçük olduğunu söyler. Fakat insanın içini saran o sonsuzluk
hissini, üçgenin kenarlarıyla kanıtlayamaz.”
Elini usulca kalbinin üzerine götürdü. "Ben bedenin
haritasını çıkardım. Kanın yolunu, kalbin vuruşunu yazdım. Hangi otun hangi
acıyı dindireceğini öğrendim. Fakat insan… sadece etten ve kandan ibaret
değildir. Aklın haritası, orada tamamlanır."
Yorgun gözlerinde, ömrünü bilmeye adamış ama bilginin
sınırına çarpmış bir adamın kabullenişi vardı. “Aracın ulaşamayacağı o son
sınıra dayanan yolcu… menzile varmak istiyorsa, aracı geride bırakıp kendi
hakikatiyle yürümeyi bilmelidir.”
Masanın üzerindeki kandilin ışığı hafifçe titredi.
"Bedenin şifası kitaplarda bulunur…" diye
fısıldadı kelimeleri karanlığa bırakırcasına. "Peki ya gönlün şifası, o
nerede saklıdır?"
II. TEŞHİS (Dengeyi Okumak)
Bu sorunun cevabını beklerken, kütüphanenin ağır kapısı
birden açıldı.
İçeri iki muhafız girdi. Kollarında bir genç vardı. Nefesi
hırıltılı, yüzü kül rengi, dudakları morarmıştı. Onu girişin yakınındaki sedire
bıraktılar.
O an, masanın ardındaki adam ansızın değişti.
Varlığın sınırlarında gezinen o yorgun bilge gitmiş, yerine
saniyeler içinde karar vermesi gereken soğukkanlı bir tabip gelmişti. Ağır ama
emin adımlarla ayağa kalktı. Sedire yaklaştı.
Telaş etmedi. Hastaya dokunmadan önce sadece durdu ve
izledi. Göğüs kafesinin hırıltılı ritmini… derisinin altından çekilen kanı…
alnında biriken soğuk teri…
Sonra iki parmağını usulca hastanın bileğine koydu.
Gözlerini kapattı. Hastanın kanında gizli, kadim bir dili okuyordu adeta.
“Onu kurtarabilecek misiniz?” diye fısıldadım.
Gözlerini açtı. Nabzı tutmaya devam ederken bana kısa,
uyarısız bir bakış attı. “Bu soru yanlış.” dedi. Sesi tartışmaya kapalıydı. “Hekim
kurtaran değildir.” Aynı anda bazı ilaçların hazırlanması için çıraklarına
bir işaret verdi. “Hekim, dengeyi okuyandır.”
Gözleri yeniden hastanın morarmış dudaklarına kaydı. “Siz
hastalığı dışarıdan bedene saldıran bir düşman sanıyorsunuz. Oysa hastalık…
içeride bozulan mizanı, yitirilen dengeyi haber veren acımasız bir elçidir. Ben
sadece bozulan o mizanı yerine koymaya çalışırım. Tıp, bedenin tabiatına yardım
eder. Ama hayat ve ölüm… benim verebileceğim bir karar değildir. O, varlığın
kendi hükmüdür.”
III. ÖLÜM (Ayrım)
Çırakların hazırladığı mürrüsafi damlaları çocuğun kuruyan
dudaklarına değdi ama artık çok geçti. Göğüs kafesindeki o kesik hırıltı
yavaşladı, yavaşladı ve boşlukta asılı kaldı. Odadaki o ağır "geçicilik"
hissi artık somut bir gerçeğe dönüşmüştü.
İçimde çok eski, ilkel bir korku yükseldi. Modern aklın
çözemediği o mutlak sona duyduğu çaresiz isyan...
“Onu kaybediyoruz.” dedim. Sesimde ölümün o soğuk, geri
döndürülemez kesinliğine karşı kaba bir itiraz vardı. Akıl, yok oluşu
kabullenemiyordu.
İbn Sînâ, parmaklarını hastanın bileğinden çekmedi. Nabzın
son cılız vuruşunun sessizliğe karışmasını saygıyla izledi. Yüzünde ne bir
panik ne de bir yenilgi vardı. Sadece başını usulca iki yana salladı.
“Hayır.” dedi. Sesi bir dua kadar sakindi. “Sadece
ayrılıyor.”
Bu kelime… Ayrılıyor… odanın içindeki boğucu
ölüm havasını bıçak gibi kesti. Yok oluşun o dehşet verici karanlığı, yerini
felsefi bir sakinliğe bırakmıştı.
“Ayrılmak mı?” dedim, gözlerimi hastanın kaskatı kesilen
yüzünden ayırmadan. “Sizde zerre kadar telaş yok... Ben ise korkuyorum.
İnançlı biri olmama rağmen ölüm karşısında neden bu kadar dehşete düştüğümü
bilmiyorum. İnsan ölümden neden bu kadar korkar?”
İbn Sînâ, gözlerini cansız bedenden çekip doğrudan bana
dikti. Bakışlarında insan tabiatının zaaflarını çok iyi tanıyan bir bilgenin
yorgun şefkati vardı.
“İnsan,” dedi ağır ağır, “ölümden korkmaz. İnsan,
yok olmaktan korkar.”
Ona bir adım yaklaştım. “Ama biz inanıyoruz. Ruhun devam
ettiğine, asıl kaynağa dönüşe inanıyoruz.”
“Aklınla inandığını iddia ediyorsun. Peki ama içten içe
kendini ne zannediyorsun?” Anlamamıştım. Sustum. “Sen şu an kendini sadece
bedenin olarak biliyorsun. Gördüğün, dokunduğun, acıkan, üşüyen ve yaşlanan şu
et yığını... Bu yüzden ölüm kapıya dayandığında, sen de bedeninle ufalanıp yok
olacakmışsın gibi hissediyorsun. Korkunun kaynağı inançsızlığın değil; kendini
o beden sanmandır.”
"İnancım bana bedenden ibaret olmadığımı söylüyor
elbette," diye fısıldadım. "Ama mesele bilmek değil, tahayyül
edebilmek. Bütün hatıralarım, sevinçlerim bu tenin üzerindeyken... kendimi bu
etten kafesten sıyrılmış, salt bir 'ben' olarak nasıl tasavvur
edebilirim ki? Ruh, var olmak için bu bedene muhtaç değil mi?"
“Hayır.” dedi kesin bir dille. Masasına yürüdü ve pirinç
usturlabı eline aldı. “Bu bir alettir. Kendisi için, kendi başına bir anlamı
yoktur. Sadece gökyüzünü okumak, bir eylemi gerçekleştirmek için vardır. Beden
de böyledir.”
IV. RUH (Uçan Adam)
Pirinç usturlabı yavaşça eski parşömenlerin üzerine bıraktı."Alet kırıldığında," dedi gözlerimin içine
bakarak, "onu kullanan usta yok olmaz. Sadece o aletle yürüttüğü eylemi
bırakır. Sen kendini alet zannettiğin için ölüm sana mutlak bir yokluk gibi
görünüyor."
"Mantıklı," dedim. "Fakat aklımın bunu bir
teori olarak kabul etmesi, içimdeki yok oluş hissini susturmuyor."
İbn Sînâ hafifçe gülümsedi. "Çünkü insan, alıştığı
şeyi hakikat sanma eğilimindedir. Beden, ruhun bu dünyadaki ilk ve tek
evidir. İnsan, alıştığı evini terk etmekte zorlanır." Bana doğru bir adım
attı. Sesinin tonu değişmişti. "Madem bedensiz bir 'ben' tasavvur
edemiyorsun, o hâlde zihninin sınırlarını zorlayalım. Şimdi kapat
gözlerini."
İstemeden de olsa kapattım. Kütüphanenin ağır karanlığı
içime doldu.
"Şimdi, yeni doğduğun o ilk anı düşün." dedi
usulca. "Henüz hiçbir şey bilmiyorsun. Ne bir ismin var ne geçmişin.
Hiçbir şey görmediğini düşün. Hiçbir ses duymadığını… Hatta bir bedenin bile
yok. Kolların, ayakların yok. Ayaklarının altında bir zemin yok. Sonsuz bir
boşlukta asılısın."
Kalbim hızlandı. Aklım tutunacak bir madde arıyor ama
bulamıyordu.
"Böyle mutlak bir yoksunluğun içinde," dedi
bilginlerin prensi, "...kendi varlığından haberdar olur muydun?"
Zihnimin içinde tuhaf bir aydınlanma yaşanıyordu. Bedenimi
hissetmiyordum ama içimde bir şey bu hayali kuruyor, bu soruyu duyuyordu.
"Evet." dedim sonunda. "Hissederdim. Kendi
varlığımı bilirdim."
"İşte," dedi bir kılıç kadar keskin bir sesle.
"Sen busun."
Gözlerimi hızla açtım. "O boşlukta varlığını
hissettiren şey, gözlerin ya da ellerin değildi. O bilgi maddeyle gelmez. O
yüzden duyular çürüdüğünde seninle birlikte yok olup gitmez."
İçimde koca bir dağ yerinden oynamış, modern kabullerimin
kabuğu çatlamıştı. "Ben... gerçekten varım."
"Varlığını bilirsin." diye düzeltti. "Bu, en
mutlak bilgidir. İnsan her şeyi tartışabilir ama 'ben varım' bilgisini asla
tartışamaz." Sonra kendi kendine mırıldandı: "Belki asırlar
sonra, Batı'nın aydınlık bahçelerinden bir adam çıkıp söylediklerimi başka
kelimelerle ifade edecek. 'Düşünüyorum, öyleyse varım' diyecek
mesela..."
"Ne dediniz?"
"Bir şey değil. Sadece... hakikat bazen farklı
nehirlerden akarak aynı denize ulaşır. Benim sana söylediğim şey ise ondan daha
köklü bir hakikattir: Düşünmesen bile... aklın dursa bile, varsın."
Ölüm fikrinin karşısında titremeksizin, o 'boşlukta asılı
duran' mutlak varlığımın bilinciyle durabiliyordum artık.
"Eğer insan etten kemikten ibaret değilse..."
dedim yavaşça, "...Öyleyse biz gerçekten neyiz? Bizi o boşlukta var kılan
asıl kudret nedir?"
İbn Sînâ başını ağır ağır kaldırdı. Gözlerindeki dipsiz kuyu
yeniden açılmıştı. "Onu anlamak için, önce bu evrende nelerin mümkün,
nelerin ise zorunlu olduğunu kavramak gerekir."
V. VARLIK (Zorunlu ve Mümkün)
Sözlerine kısa bir ara verdi. Masanın köşesinde duran
işlemeli bakır ibriğe uzandı. Sırsız toprak kâseye, dumanı tüten sıcak bir sıvı
doldurdu. Kütüphanenin ölüm kokan havasına bir anda zencefilin kekremsi
rayihasıyla karışan ılık bir bal kokusu yayıldı.
Kâseyi bana doğru uzattı. "İç." dedi usulca.
"Beden üşür ve yorulursa, akıl menzile varamaz."
Kâsenin sıcaklığı avuçlarımdan içime yayılırken, zencefilli
sudan genzimi yakan küçük bir yudum aldım.
“İnanıyorum…” dedim, sesimdeki derin arayışı gizlemeden.
“Bedenim çürüse de o 'ben'in kalacağını idrak ettim. Fakat mesele sadece
inanmak değil; içimde zerre kadar şüphe bırakmayacak o mutlak kesinliğe ulaşmak
istiyorum. Bu ‘ben’, kendi kendine var olamayacağına göre, aklın o sarsılmaz
zemininde asıl neye dayanıyor?”
İbn Sînâ masasına doğru yürüdü. Parmaklarını sararmış bir
parşömenin üzerinde gezdirdi.
“Şu ahşap masayı görüyor musun? Bu masa… var olmak zorunda
mı? Ezelden beri var mıydı ve var olmaya mecbur mu?”
“Hayır,” dedim. “Bir marangoz onu yapmasaydı,
olmayabilirdi.”
“Güzel. Peki ya şu ışık veren kandil?”
“Olmayabilirdi.”
“Bu kerpiç şehir? Soluk alan bu bedenin? Ve sen?”
Sorunun ağırlığıyla kütüphanenin yerçekimi artmış gibiydi.
“…Ben de,” dedim yavaşça. “Olmayabilirdim. Yokluğum evrenin düzeninde hiçbir
şeyi bozmazdı.”
İbn Sînâ’nın yorgun gözleri parladı. “İşte, biz felsefede
buna mümkün varlık deriz. Var da olabilir, yok da olabilir.
Varlığı zorunlu değildir. Kendi başına ayakta duramaz, çünkü varlığı kendinden
değildir. Dışarıdan bir 'var ediciye' muhtaçtır.” Bir adım yaklaştı.
“Sen varsın. Ama var olmak zorunda değilsin. Bu yüzden varlığın bir sebebe
muhtaçtır.”
“Yani beni var eden başka bir sebep… Onu var eden başka bir
sebep… Ama bu zincir sonsuza kadar gitmez mi?”
İbn Sînâ başını usulca salladı. “Eğer her şey mümkün
olsaydı, hiçbir şey var olamazdı. Çünkü mümkün olan, varlığı kendi başına
başlatamaz. Gökyüzünden aşağı sarkan bir zincir düşün. Her halka bir üsttekine
tutunur. Ama o zincirin en tepesinde onu tutan sarsılmaz bir nokta yoksa…
sonsuz sayıda halka da olsa o zincir yere çakılır. O zinciri başlatan biri
yoksa, hiçbir şey başlamaz.”
Kandilin ışığı harlayarak yeniden canlandı.
“Bu yüzden, var olmak için hiçbir sebebe muhtaç olmayan
tek bir varlık olmak zorundadır. Ve bu varlık, hiçbir unsurun karışımı
olmamalıdır. Parçalardan oluşan her şey, o parçalara muhtaçtır. Oysa O, mutlak
anlamda basit, parçalanmaz ve saf olmalıdır.”
Kalbim hızlandı. “Zorunlu varlık…” kelimeleri
dudaklarımdan döküldü.
“Evet. Vâcibü'l-Vücûd. Varlığı
kendinden olan, yokluğu aklen dahi düşünülemeyen o mutlak varlık. Ve senin o
boşlukta hissettiğin sarsılmaz ‘ben’… işte o zorunlu varlığın kudretine
dayanarak var olur. Sen o değilsin ama onsuz da bir hiçsin.”
Zihnimde asırlık bir duvar yıkıldı. Ben müstakil bir şey
değildim. Bir şeye sımsıkı bağlıydım. Bir anlığına bile kesilse sonsuz bir
hiçliğe dökülüp yok olacağım bir bağ...
“Yani ben kendi başıma var değilim.”
“Hiçbirimiz değiliz.”
Kütüphane yeniden sessizliğe gömüldü. Ama bu sessizlik artık
ürkütücü bir boşluk değildi. İçinde her şeyi taşıyan sarsılmaz bir merkez
vardı. Ve hayatımda ilk kez… ölümden değil, o merkezden kopma ihtimalinden
korktum.
VI. ADALET (Acı, Ceza ve Merhamet)
Elimdeki toprak kâse çoktan soğumuştu. Her şeyin dayandığı o
zorunlu varlık, artık evrenin kalbinde atan kaçınılmaz bir gerçek gibi
duruyordu. Ama tam da bu yüzden, zihnimde isyankâr bir şey kıpırdadı.
“Eğer var olan her şey o mutlak ve kusursuz merkeze
dayanıyorsa… o hâlde bu dünyada olan biten her şey de ondan geliyor demektir.”
İbn Sînâ, bu itirazı asırlardır bekliyormuşçasına sükûnetle
dinliyordu.
“Bu genç…” dedim, yerde yatan cansız bedene dönerek. “Onun o
korkunç ölümü… Bu boğucu acı… Bunlar da mı o kusursuz düzenin bir parçası?” Bu,
aklın değil etin, kanın ve merhamet arayan insanın sorusuydu.
İbn Sînâ derin bir nefes aldı. “Sen, varlığa sadece kendi
bulunduğun o dar köşeden bakıyorsun. Bir noktanın içindeyken, resmin bütününü
göremezsin.” Dışarıda rüzgâr kerpiç duvarlara çarpıyordu. “Bir hekim düşün.
Hastasının bedenini keser. Dağlar. Canını yakar. Bu bir zulüm müdür?”
“Hayır, şifa için yapıyorsa…”
“İşte mesele bu. Sen acıyı tek başına, mutlak bir gerçek
sanıyorsun. Oysa ateşin tabiatı yakmaktır. Suyu var eden kanun, boğulmayı da
mümkün kılar. Bunlar ateşin ya da suyun zulmü değil, maddenin sınırlı
tabiatının zorunluluğudur. Mutlak kusursuzluk sadece O'na mahsustur. Varlık
sahnesine inen her şey, eksik olmak zorundadır. Bu beden için ölüm bir son gibi
görünebilir. Ama bütünün nizamı için sadece zorunlu bir değişimdir.”
İçimde modern aklın direnci yükseldi. “Her şeyi ‘büyük
düzen’ diyerek meşrulaştırırsak… hiçbir şeyin hesabını sormamış olmaz mıyız?”
“Sen hesap sormak istiyorsun.”
“Evet. Çünkü gözümün gördüğü bu dünya adil görünmüyor.”
“Adalet… herkese aynı kaftanı giydirmek, her şeyi eşit
dağıtmak değildir. Adalet, her şeyi yerli yerine koymaktır. Bir tohuma, neden
asırlık bir çınar olmadın diye kızamazsın. Her şey, o büyük nizamın içinde
kendi tabiatına göre var olur.”
“Peki ya haksızlık? Ya erken ölüm? Ya acı çeken masumlar?”
Gözlerini doğrudan gözlerime dikti. “İnsan, sonlu ve kısacık
bir zaman diliminden bakarak, sonsuzluk hakkında hüküm verir. Ve çoğu zaman
yanılır.” İçimde iki devasa kıta çarpışıyordu: Aklın kurduğu muazzam düzen ve
gözlerimin gördüğü bu kırık dökük dünya.
“Bu dünyada gördüğüm o adaletsizlik, hissettiğim o zulüm…
aslında eksik bir bakışın ürünü mü?”
“Eksik… ama senin için gerçek.”
“Bu yetmiyor.” dedim isyanla. “Acı kanlı canlı bir şey. O
mutlak ve kusursuz olan merkez, madem her şeyin sebebi... Neden bu dehşeti, bu
kötülüğü yarattı?”
İbn Sînâ bana doğru yürüdü. “Söyle bana. Karanlık, ışığı
boğan bir varlık mıdır? Yoksa sadece ışığın giremediği yerin adı mıdır?”
“Işığın yokluğudur.”
“İşte kötülük de böyledir. Varlık iyidir ve bütünüyle
O’ndandır. Kötülük ise bizzat yaratılmış bir şey değildir; o, kemalin, varlığın
ve iyiliğin yokluğudur. Gölgenin ışıktan mahrum kalması gibi... Hastalık,
sağlığın yitip gitmesidir. Ateş, kendi tabiatını gerçekleştirir ve yakar. Eğer
ateş, sırf bu masum gencin teni yanmasın diye yakmaktan vazgeçseydi… ateş
olmaktan çıkardı. O vakit bütün bir evrenin nizamı çökerdi. Sen, Yaratıcı'dan
hem ateşi var etmesini hem de ateşin yakmamasını istiyorsun. Bu aklen imkânsızdır.”
Kısa, çok ağır bir sessizlik oldu.
“Kötülük,” dedi sesini alçaltarak, “O'nun bir amacı değil,
bu muazzam potansiyelin, bu özgür ve işleyen evrenin kaçınılmaz bir bedelidir.
Tabiatta gördüğün kötülük maddenin zorunluluğundan; insanda gördüğün kötülük
ise ona verilen o muazzam emanetten, yani iradeden doğar.”
Bana doğru bir adım daha attı; gözlerindeki o derin kuyu
şimdi tamamen açılmıştı. “Seçme hürriyeti, beraberinde sorumluluğu ve
yanılma payını da getirir. Eğer Yaratıcı, insanın hata yapma ve kötülüğü seçme
imkânını elinden alsaydı... o zaman senin iradeni de elinden almış olurdu.
İradesi olmayan bir varlık ise insan değil; sadece rüzgârda savrulan cansız bir
yaprak yahut göklerde programlanmış bir melek olurdu. İnsanın dünyadaki
kötülüğü, ona verilen bu hürriyetin ağır bedeli, kendi karanlığını seçebilme
gücünün mecburi bir sonucudur.”
Kandilin ışığı yeniden titredi. Ve hayatımda belki de ilk
kez, içimdeki o isyan ateşi sönmeye başladı. Mesele, Tanrı'nın acıyı neden
yarattığı değildi. Çünkü kötülük bağımsız bir varlık değil; maddenin
zorunluluğu ve insanın özgürlüğünün ödediği bir bedeldi.
VII. MERHAMET (İnsan Ne Yapacak?)
İçimdeki felsefi düğüm gevşemişti ama boğazımdaki yumru
duruyordu.
“Peki… Eğer kötülük dediğiniz şey mutlak bir varlık değilse,
sadece bir eksiklik hâliyse… o zaman insan ne yapacak?”
İbn Sînâ durdu. Sorunun aklın sınırından çıkıp sızlayan bir
vicdanın sınırına girdiğini fark etmişti. Yerde yatan genci işaret ettim.
“Bu acının neden var olduğunu artık açıklayabiliyorum. Ama
bu yetmiyor. Ben sadece anlamak istemiyorum. Ben o boşluğa müdahale etmek
istiyorum.”
Karşısında tartışacak bir mantıkçı değil, yara almış bir
insan vardı artık.
“İşte, asıl yolculuk şimdi başlıyor.” Masasına doğru yürüdü.
“Sen şimdiye kadar varlığın haritasını okumaya çalışıyordun. Ama insan o
haritada sadece anlayan, izleyen bir varlık değildir. İnsan, eksik olanı
tamamlamakla yükümlü olandır.”
“Nasıl yani?”
“Eğer kötülük iyiliğin yokluğuysa… aklı ve vicdanı olan
insanın görevi açıktır: Kendi gücü nispetinde o boşluğu doldurmak. Merhamet…
işte bu yüzden vardır.” Yavaşça yere çöktü. Eliyle, ölen gencin açık kalan
gözlerini şefkatle kapattı. “Bu çocuk öldü. Ben onu geri getiremem. Ama onun
acısını anlamak… bir sonrakinin yarasını sarmak… o acının dünyadaki yankısını
azaltmak… işte bu senin alanındır.”
“Yani, o eksikliği ortadan kaldırmak bize mi bırakıldı?”
“Ortadan kaldırmak değil. Çünkü sonlu olan, sonsuzluğu
yaratamaz. Senin vazifen onu azaltmaktır. Bu dünya kusursuzluk yeri değil. Ama
bu insanın elini kolunu bağlayan bir mazeret olamaz. Tam tersine… bu omuzlarına
yüklenmiş asil bir görevdir. Sen zorunlu varlık değilsin. Eksiksin. Ama o
kusursuzluğa yönelme kabiliyetiyle yaratıldın.” Elini usulca göğsüme doğru
uzattı. “İşte o yöneliş… merhamettir.”
VIII. İÇ HESAPLAŞMA (Kalenin Yıkılışı)
Az önce zihnimde kurulan o kusursuz mantık sistemi çok daha
ağır, çok daha şahsi bir şeye dönüşüyordu. Ben sadece hakikati anlayan bir
seyirci değildim. Eylemek zorundaydım.
Kocatepe’nin barut kokan sabahından kalma gururumu düşündüm.
Akıl, irade, kendi içimi bir asker gibi disipline etme çabam… Hepsi devasa bir
eksiklikti.
“Ben bugüne kadar hep kendimi inşa etmeye çalıştım,” dedim,
sesim titreyerek. “İçimi disipline ettim. İrademi sarsılmaz bir kale gibi
ördüm. Ama… o kalenin kapılarını başkalarının acısına kapatmışım. Başkalarının
yarasıyla ne yapacağımı hiç düşünmedim.”
İbn Sînâ başını hafifçe eğdi. “Çoğu insan düşünmez. Çünkü
bu… en zor olanlardan biridir.”
“Daha zoru mu var?”
Başını usulca onaylarcasına salladı: “Anladıktan sonra
harekete geçmek.”
IX. GEÇİŞ (Yeni Bir Sınır)
Omuzlarımı çökerten bir yük ve reddedilemez bir çağrı vardı
odada. İbn Sînâ yerine geçti. Yüzündeki o tabip ciddiyeti yerini bambaşka bir
derinliğe bırakmıştı.
“Sen, aklın sınırına geldin.” Kısa bir duraksamadan sonra: “Şimdi…
gönlün sınırına gireceksin.”
Bu yeni bir kapıydı. Ve ben artık biliyordum: Bu kapı akıl
gibi güvenli değildi.
X. AŞK (Varlığın Çekimi)
“Güvenli değil.” diye tekrarladım içimden. Akıl her şeyi parçalara ayırır, kutulara koyar, sınırları çizerdi. Ama o kapıdan içeri adım atmak, hesaplanamayan bir girdaba kendini bırakmak demekti.“Eğer anladıktan sonra harekete geçeceksem… bana aklın o
soğuk mekanizmasından daha fazlası lazım. Akıl sadece haritayı veriyor. O
yokuşu çıkartacak asıl kuvvet, o bitmez tükenmez yakıt nedir?”
İbn Sînâ, o asırlara direnen yorgun bedeniyle bana döndü.
Saf bir dervişin tebessümüyle, “Aşk. ” dedi. Sesi kütüphanenin taş
duvarlarında yankılandı. Şaşkınlığımı okudu.
"Bana, bu tarz şeylere inanmayan bir tabibin gözüyle
bakıyorsun." dedi yorgun bir sesle kıkırdayarak. "Yıllar evvel Rey
şehrinde, Büveyhi Sultanı'nın günden güne eriyen, ölüm döşeğindeki genç oğlunu
tedavi etmeye çağrılmıştım. Saray hekimleri aciz kalmıştı. Gittim ve nabzını
tuttum. Tıpkı az önce şu sedirdeki gencin nabzını tuttuğum gibi. Çocuğun
kanında dolaşan zehir bedensel değildi. Nabzı, yalnızca belirli bir semtin, tek
bir ismin bahsi geçtiğinde kuş gibi çırpınmaya başlıyordu. Genç prens, aşk
hastalığına tutulmuştu. Onu şuruplarla değil; kalbinin rotasını okuyarak,
sevdiğine kavuşmasını sağlayarak iyileştirdim."
Bu anı, kütüphanenin o buz gibi analitik havasını kırmış,
içeriye hayatın o ele avuca sığmaz, kanlı canlı sıcaklığını taşımıştı.
"Fakat..." dedi İbn Sînâ, ciddileşerek. "Siz
aşkı sadece bu sanıyorsunuz. İnsanın insana duyduğu geçici bir meyil... Bu,
onun en sığ gölgesidir. Ben sana varlığın en derin dokusundan, kâinatın kalbini
attıran o muazzam çekimden bahsediyorum. Evrende var olan her zerre eksiktir.
Ve her eksik olan, o mutlak tamlığa doğru dayanılmaz bir özlem duyar. Düşen bir
taşın toprağa kavuşma hasreti de, bir tohumun güneşe doğru uzanma inadı da aynı
yüzdendir. Varlığın o kusursuz merkeze duyduğu bu ontolojik yönelim, bu
ilahi çekim kuvveti aşktır. Sufiler buna kemale ermek der.”
Gözleri, içimdeki o yıkılmış kalenin kalıntılarına
bakıyordu. “İçinde hissettiğin o eyleme geçme arzusu... Başkasının yarasını
sarmak için duyduğun o vicdan sızısı... Hepsi ruhunun asıl kaynağına duyduğu o
çekimin tezahürüdür. İnsan, ancak merhamet ettikçe O'na benzer.”
İçimde, Kocatepe’den bu yana taşıdığım o soğuk, demir irade
eriyordu.
“Seni o eyleme, o büyük fedakârlığa itecek tek hakikat
budur. Aşk olmadan eylem, sadece kuru bir vazifedir. Vazife ise önünde sonunda
insanı yorar, kibirlendirir ve tüketir. Aşk ise,” dedi, “belki kül eder... ama
asla yormaz.”
XI. İÇ ÇÖKÜŞ VE BİLGİNİN SON BASAMAĞI
İçimde, Kocatepe’nin barut kokan o demir sabahından beri
taşıdığım soğuk, rasyonel irade eriyordu. Aklın o sarsılmaz kalesi, ateşe
verilmişti. Ben bugüne kadar kendi zihnimi inşa etmekle övünmüş, o kalenin
kapılarını başkalarının yarasından korumaya çalışmıştım.
Oysa şimdi karşımda duran bu yorgun dahi, bana evrenin
sırrının o kaleden dışarı çıkıp eksik olanı tamamlamakta, yara sarmakta
olduğunu söylüyordu.
"Ben hep aklın haritasına güvendim. " diye
fısıldadım. "Şimdi o haritayı yırtıp atmamı mı
söylüyorsunuz?"
İbn Sînâ usulca başını iki yana salladı. Masasına yürüdü,
üst üste duran iki devasa ciltli kitabı işaret etti.
"Asla." dedi. "Akıl, bedeni ve maddeyi
yürüten atın dizginidir. Ben, bedenin hastalıklarını yazarken kitabımın adını El-Kanun
koydum. Çünkü bedenin değişmez kuralları, ölçüleri vardır. Ama varlığı, aklı ve
felsefeyi yazdığım o büyük külliyatımın adını Eş-Şifa koydum. Çünkü asıl
hasta olan, asıl şifaya muhtaç olan beden değil, hakikatten uzak düşmüş
ruhtur."
Durdu. Yorgun, çatlamış dudaklarında o tanıdık tebessüm
vardı.
"Aklı çöpe atma. Sadece onun bittiği bir sınır olduğunu
bil. Aklın adım adım, kıyasla, terleyerek çıktığı o merdiveni; bir peygamberin,
arınmış bir bilgenin yahut âşık bir kalbin şimşek gibi bir sezgiyle, bizim hads
dediğimiz o ilahi ilhamla tek bir anda sıçrayıp geçebileceğini unutma. Kaynağa
bağlanan için, vasıtalara lüzum kalmaz."
XII. DİRİLİŞ VE AYRILIK (Tarihi Veda)
Sustu. Göğsünü tutarak hafifçe öksürdü. Omuzlarındaki o ağır
yük, cübbesini bile aşağı çekiyordu sanki. Kendi bedeni de, yıllarca şifa
dağıttığı onca hasta gibi artık o yorgunluk emarelerini gösteriyordu.
Bir hekim refleksinden ziyade, derin bir kederle ona baktım.
"Siz..." dedim, "Siz yorulmuşsunuz
Şeyhü'r-Reîs. Kulunç rahatsızlığınızın nüksettiğini biliyorum. Bir tabip olarak
kendi şifanız için..."
Sözümü eliyle, nazik ama kesin bir hareketle kesti.
"Mizan bozuldu. " dedi fısıltıyla.
Gözleri kütüphanenin yüksek tavanından süzülen ay ışığına
takıldı.
"Bütün ömrüm o mizanı korumakla geçti. Ama artık
biliyorum; bedenin yöneticisi olan ruh, bu yıkık dökük evden ayrılmaya, asıl
menziline gitmeye karar verdi. Yönetici emri geri çektiğinde, artık hiçbir
şurup, hiçbir ot işe yaramaz. Aracı bırakıp yürüme vakti gelmiştir."
Kütüphanenin o kadim sessizliği, bu kez bir yas gibi değil,
ulvi bir kabulleniş gibi çöktü odaya.
"Malımı mülkümü yoksullara dağıttım." dedi ağır
ağır. "Kölelerimi azat ettim. Artık üzerimde, şu üç günde bir hatmettiğim
vahyin kelimelerinden ve O'na duyduğum o muazzam çekimden başka hiçbir ağırlık
kalmadı."
Kapıya doğru yavaşça geriledim. Bu bir tartışmanın yahut bir
felsefi arayışın değil; asırlar ötesinden gelip, kendi hakikatine uyanmış bir
ruhun veda sahnesiydi.
"Bana bir şey öğrettiniz. " dedim, sesim saygıyla
titrerken. "Akıl bana yürünecek yolu gösterdi. Disiplin, ayaklarımı o
yolda tuttu..."
İbn Sînâ, o derin ve kederli gözlerini son kez bana çevirdi:
"...Ama o yolda nasıl yürüneceğini," diye
tamamladı cümlemi, "ancak merhamet ve aşk öğretir."
XIII. MONOLOG (Aklın Bittiği Yer)
Ağır meşe kapıyı ardımdan usulca kapattım.
Hemedan’ın soğuk, keskin rüzgârı yüzüme çarptı. Eskiden olsa
omuzlarımı dikleştirir, içimdeki o sarsılmaz askerî disiplinle soğuğa
direnirdim. Ama şimdi… artık direnmiyordum.
İçeride, asırların en keskin zekâsını asıl menziline
yürürken bırakmıştım.
Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Yıldızlar, artık bir
usturlabın soğuk hesaplamalarından ibaret değildi. Her biri, o mutlak merkeze
doğru sessiz, muazzam bir aşkla dönüyordu. Evrenin nabzı karanlıkta atıyordu ve
ben hayatımda ilk defa o nabzı kendi bileğimde hissediyordum.
Kendi içime döndüm.
Kocatepe’nin o barut kokan sert sabahından beri inşa ettiğim
irade kalesi yerle bir olmuştu. Ben kendimi koruduğumu sanırken, aslında
hayatın asıl hakikatinden mahrum bırakmıştım. Şimdi o yıkıntıların yerinde
rüzgâra, başkalarının yarasına açık, savunmasız ama dipdiri bir kalp vardı.
O yorgun bilge haklıydı.
Varlık sadece seyredilmek için değil, tamamlanmak için
buradaydı. Ve insan, izleyici koltuğunda oturan bir yargıç değil; o eksikliği
kendi teriyle, kendi merhametiyle doldurmaya memur edilmiş bir işçiydi.
Gecenin zifiri karanlığına doğru ilk adımımı attım. Yüküm
eskisinden çok daha ağırdı. Artık sadece kendi aklımı korumaktan değil,
dünyadaki o sızlayan boşluğa kendi gücüm nispetinde merhamet taşımaktan da
sorumluydum.
Ama ne tuhaftır ki… adımlarım hiç olmadığı kadar hafifti.
Çünkü cevabımı almıştım.
Akıl, o uçsuz bucaksız karanlıkta bana yürümem gereken yolu
göstermişti.
Ama o yolda nasıl yürüneceğini…
Bana ancak aşk öğretecekti.
KAYNAKÇA
- İbn
Sînâ. Kitâbü'ş-Şifâ (Özellikle et-Tabîiyyât / en-Nefs bölümü).
(Ruhun bedenden bağımsız bir cevher olduğunu kanıtlayan "Uçan
Adam/Boşluktaki İnsan" deneyi ve Varlık tasavvuru bu eserden referans
alınmıştır).
- İbn
Sînâ. el-İşârât ve't-Tenbîhât. (Zorunlu ve Mümkün Varlık
ayrımı, Teselsül/Nedensellik zincirinin imkansızlığı ve eserin son
kısımlarındaki Sufilerin/Ariflerin makamlarına dair felsefi altyapı bu
eserden kurgulanmıştır).
- İbn
Sînâ. Risâle fî Mâhiyyeti'l-Işk (Aşk Risalesi). (Aşkın sadece
beşeri bir duygu değil, tüm evrendeki varlıkların Kusursuz
Merkez'e/Tanrı'ya duyduğu ontolojik bir çekim kuvveti olduğu argümanının
temel kaynağıdır).
- İbn
Sînâ. el-Kānûn fi’t-Tıbb. (Nabız okuma yöntemi, tıbbın bedenin
dengesini (mizan) korumak üzerine kurulu olduğu fikri ve Rey şehrindeki
aşk hastası gencin teşhis/tedavi süreci bu eserden ilhamla yazılmıştır).
- İbn
Sînâ. Risâletü'l-Adhaviyye fî Emri'l-Meâd. (Kötülük problemi,
hastalık ve ölümün varlığın nizamı içindeki felsefi meşruiyeti üzerine
görüşler).
ÖZGÜNLÜK BEYANI
Bu metin, İslam felsefesinin ve tıbbının zirve ismi İbn
Sînâ’nın (Avicenna/Şeyhü’r-Reîs) asırlar boyu kaleme aldığı temel
argümanlarının, ontolojik (varlıkbilimsel) tasavvurlarının ve biyografik
anekdotlarının edebi bir kurgu etrafında yeniden işlenmesiyle sıradan bir okur
gözüyle oluşturulmuştur. Metinde yer alan felsefi tezler ("Uçan Adam"
deneyi, Zorunlu/Mümkün Varlık, Kötülüğün bir "yokluk" hâli olması,
Kozmik Aşk vb.) doğrudan filozofun kendi öğretilerine sadık kalınarak dramatize
edilmiştir. Tarihi bir figür ile modern çağın travmalarını taşıyan kurmaca bir
karakterin bu diyalogu, akademik bir makale değil; felsefi hakikatleri edebi
bir anlatıyla okura sunmayı amaçlayan özgün bir kurgu eseri olarak görülmelidir.




Yorumlar
Yorum Gönder