Görünmeyeni İşitmek III. FASIL: EKSİLME (8. Bölüm) ÖMER HAYYAM İLE SÖYLEŞİ
![]() |
| İSFAHAN’DA SOĞUK BİR ZİRVE |
Ömrümüzden bir gün daha geldi
geçti;
Dereden akan su, ovada esen yel
gibi.
İki gün var ki dünyada, bence
ha var ha yok:
Gelmeyen gün bir, geçip giden
gün iki.
Ö. Hayyam
İbn Sînâ'nın o vakur kütüphanesinden ayrılırken içimde tuhaf bir güven taşıyorum. Dünya; aklın sabrıyla çözülebilecek büyük bir düğüm gibi görünüyor bana. Hastalıkların bir nedeni, ruhun bir açıklaması var. Akıl yeterince ilerlerse, insanın evrenin merkezine bile yaklaşabileceğine inanıyorum.
Ancak bu anlam yolculuğu uzadıkça, öğrendiğim her hakikat içimde yeni bir ağırlık bırakıyor. Atımı her mahmuzlayışımda o ağırlık biraz daha derine çöküyor. Bedenim dimdik duruyor; ruhumsa çoktan yorulmuş durumda.
…..
Gece yarısı, ıssız bir kervan yolunda dizginleri çekiyorum. Atımın soluğu ayazda beyaz bir buhar olup dağılıyor. Rüzgâr birden kesiliyor. Yeryüzü öyle derin bir sessizliğe gömülüyor ki, kendi nefesimin sesi bile yabancı geliyor bana. Yalnızca kalbimin atışını ve atımın gemini çiğneyişinin hışırtılı ve ıslak sesini duyuyorum.
Samanyolu, karanlığın içinde solgun bir nehir gibi uzanıyor. Yıldızlar soğuk ve keskin. Hepsi yerli yerinde. Sarsılmaz. İnsanlardan bağımsız.
Ve işte o an, içimi ürperten bir düşünce çöküyor: Gökyüzü, yeryüzüne benzemiyor. Orada ne merhamet var ne öfke. Ne teselli var ne tehdit. Yıldızlar yalnızca dönüyor.
İnsanı anlamak başka şeymiş. Evrenin içinde ne kadar küçük olduğunu görmek bambaşka.
Bu düşüncelerle istikametimi, o büyük hesaplar şehri İsfahan'a çeviriyorum. Çünkü bu soğuk nizamın dilini çözebilecek biri varsa, onun Ömer Hayyam olduğunu biliyorum.
Şehre yaklaştıkça burnuma önce keskin bir is kokusu çalınıyor. Yanmış odun, eritilmiş metal ve uzaklardan gelen baharatın tatlı, boğucu rayihası birbirine karışıyor. İsfahan; Selçuklu'nun yalnızca gücünün değil, ölçünün ve hesabın da mutlak merkezi. Burada "nizam" soyut bir fikir olmaktan çıkıp taşa, sese ve kokuya dönüşüyor. Sokaklar geometrik bir ahenkle uzanıyor; çarşıların kemerleri birbirini kollayan bir simetriyle yükseliyor. Nizâmülmülk'ün o ağır, tavizsiz devlet çarkının sesi, muhafızların yankılı adımlarında, hatiplerin meydanlara taşan gür sesinde ve esnafın ahenkli bağırışlarında vücut buluyor. Kubbeler göğe doğru hesaplanmış bir kıvrımla yükseliyor; avlulardaki havuzlardan yükselen su şırıltısı bile ölçülüp biçilmiş bir ahenkle kulağa ulaşıyor. Burada her şey, insan aklının kaosa dayattığı o kusursuz düzenin bir parçası gibi tıkır tıkır işliyor. Şehir, göğün hareketini taklit etmek için değil, onunla yarışmak için kurulmuş dev bir mekanizma sanki.
Ama ben ne o kudretli saraylara ne de hakikatin harf harf hecelendiği medreselere sapıyorum. Şehrin bu boğucu, insanı ezen kusursuzluğundan kaçıp dimdik taş merdivenleri tırmanıyorum; kalenin en yüksek tepesine, göğün hemen altına kurulmuş o sessiz yapıya, rasathaneye yöneliyorum.
Ağır ahşap kapıyı itip içeri girdiğim anda, İsfahan'ın o bitmek bilmez uğultusu da arkamdan kapanıyor. Burası başka bir âlem. Taş duvarların arasında ağır bir sessizlik asılı. Hava soğuk ve durgun. Tozlu pirinç aletlerin metalik kokusu, isli kandil yağının genzi yakan keskinliğine karışıyor.
Duvarlar boyunca devasa yıldız haritaları uzanıyor; köşelerde karanlığa gömülmüş usturlaplar ve zâtülhalklar, birer ölçü aleti değil de, hakikatin sırrına ermiş mabutlar gibi gölgelerin içinde parlıyor.
Onu, titrek bir kandil ışığının altında, geniş ve eski bir ahşap masanın üzerine iyice eğilmiş buluyorum. Işık; zeytuni teni, hafifçe kırlaşmış sakalının keskin hatlarını ve yılların tozunu taşıyan sade, dökümlü kaftanının her bir kıvrımını yalayarak geçiyor. Uzun, nasırlı parmakları gümüş pergeli ağır ağır hareket ettiriyor. Çizdiği yayda, sildiği çizgide, sanki kâinatın o kusursuz ama merhametsiz dengesini arıyor.
Yaklaştığımı duyuyor ama başını kaldırmıyor. Onun o devasa zihin denkleminin içinde, ben henüz "var" bile değilim. Son çizgiyi tamamlayıp parşömeni dikkatle kenara çekiyor, gümüş pergeli neredeyse saygılı bir titizlikle masaya bırakıyor. Sonra yavaşça doğrulup o iri, siyah gözlerini sakince bana dikiyor.
Yüzünde huzur yok ama korku da yok. Sanki hakikatin insanı mutlu etmeyeceğini çok önce kabul etmiş biri duruyor karşımda.
"Geç kaldın," diyor.
Sesi taş duvarlarda yankılanıyor.
"Zamanı anlamaya gelen herkes kadar."
Bir adım yaklaşıyorum.
"Çağımdaki insanlar sizi şarapla, meyhaneyle anıyor," diyorum, sesimdeki gizli itirazı bastıramayarak. "Oysa ben sizi sayıların ve yıldızların ortasında, bu soğukta buldum. Hangisi gerçek sizsiniz?"
Başını kaldırıp kubbenin ötesindeki göğe bakıyor.
“İnsan,” diyor yavaşça, “anlamadığı şeyi önce
küçümser. Sonra da korkup kutsallaştırır.”
Gözleri yeniden bana dönüyor. "Ben," diyor, pergelini eline alırken, "ikisini de reddettim."
Kısa bir sessizlik oluyor. Cebimdeki bütün güvenli ezberler, İbn Sînâ'nın o düzenli dünyası... hepsi şimdi bu taş duvarların gerisinde kalıyor.
"Zamanı ölçen insanlara çok rastladım," diyorum usulca. "Ama ben şimdi, onu gerçekten anlayan birini arıyorum. Söyleyin bana..." Duraksıyorum. Gözlerim masadaki o kusursuz yıldız haritalarına, Hayyam'ın incelikle çizdiği eğrilere kayıyor.
“Nedir şu yaşamak dedikleri?
Kusursuz bir hesap mı... yoksa en başından yapılmış büyük bir hata mı?"
Biz gerçekten bir kukla
sahnesindeyiz:
Kuklacı Felek usta,
kuklalar da biz.
Oyuna çıkıyoruz birer,
ikişer;
Bitti mi oyun,
sandıktayız hepimiz.
Ö. Hayyam
Sorumun yankısı, rasathanenin çıplak taş duvarlarına çarpıp kayboluyor.
Hayyam hemen cevap vermiyor. Gümüş pergeli tutan parmakları gevşiyor; metalin ahşaba değdiği o tok ses, gecenin zifiri sessizliğinde keskin bir tını bırakıyor. Başını yavaşça kaldırıp açık kubbeden içeri süzülen yıldızlara bakıyor. Ayaz, kubbenin ağzından ıslıkla giriyor; köşedeki devasa zâtülhalkın pirinç halkalarına çarpıp ince, dondurucu bir nota bırakıyor havaya.
"Şu göğe bak," diyor, "Sultan Melikşah benden zamanı dizginlememi istedi. Devletin nizamını göğün nizamına uydurmamı. Güneşin rotasını, ayın devrini, saray takvimlerinden daha şaşmaz hesaplarla kayda geçirdim. Celâli Takvimi'ni bu dondurucu taşların arasında, sayılarla oya gibi işledim." Eliyle masadaki ince hesaplarla dolu parşömenleri işaret ediyor. "Beş bin yıl sonra yıldızların nerede duracağını, tek bir derece şaşmadan söyleyebilirim sana."
Kısa bir duraksama oluyor.
"Matematik," diyor, "kâinatın tek dürüst dilidir."
Gözlerini kâğıttan ayırmıyor.
"Sayılar yalan söylemez."
Dudaklarında acı, neredeyse görünmez bir tebessüm beliriyor.
"Ama merhamet de etmezler."
İçimde bir şey buna direniyor. Göğün bu kusursuz sessizliğinde insanın bu kadar sahipsiz kalmasını kabullenemiyorum.
"Peki ya insan?" diyorum. Sesim rasathanenin pirinç aletleri arasında yankılanırken daha titrek çıkıyor. "Sayıların o dondurucu dürüstlüğünde kalbimize, sancılarımıza yer yok mu? Bu kusursuz nizamda bize düşen yalnızca acı çekmek mi?"
Hayyam bana dönüyor. O iri, siyah gözlerindeki dipsiz yorgunluk şimdi çok daha belirgin.
"Evren, kanunlarıyla tamdır ve kusursuzca işler." diyor ağır ağır. "Ama o bütünlüğe uzun uzun baktığında şunu görürsün: Denklemler kusursuzlaştıkça, senin o denklemdeki yerin küçülür. Gökyüzü döner; senin acın onun planını bozmaz."
Sustuğunda, yalnızca rüzgârın pirinç halkalar arasındaki ıslığı duyuluyor.
"Ben göğün haritasını çıkardıkça," diyor sesini alçaltarak, "insanın kendini olduğundan ne denli büyük sandığını anladım. Biz..."
Eliyle karanlık kubbeyi işaret ediyor.
"...iplerini göremeyen kuklalarız."
"Yani," diyorum, boğazımdaki o metalik tat bir yumruya dönüşürken, "bütün bu akıl, İbn Sînâ'nın o şanlı felsefesi... iplerimizi görelim diye miydi?"
Hayyam başını hafifçe eğiyor. Kandil alevi, yüzündeki derin çizgileri daha da belirginleştiriyor.
"Mesele de burada başlıyor yolcu." diyor. "Kâinat döner; ama ne için döndüğünü söylemez. Gökyüzü döner, döndüğünü bilmez. Döndüğünü fark eden tek varlıksın sen.
İnsan dediğin, taşıdığı sorunun ağırlığıdır."
![]() |
| AKLIN ÇARESİZLİĞİ |
Sana soracaklarım var,
dedim;
Nedir, dedim bu yaşamak?
Bir düş, dedi; birkaç
görüntü.
Ö. Hayyam
Cümle odada asılı kalıyor. Nefesim hızlanıyor. Üşüyorum. Az
önce cesaretle baktığım o açık kubbeye, yıldızların dilsiz dönüşüne şimdi
başımı kaldıramıyorum. Sanki baksam, o boşluk beni de içine çekecek.
Hayyam sessiz. Ne zafer ne öfke var yüzünde. Omuzlarındaki o
görünmez yükle ayağa kalkıyor, gölgelerin içindeki raflara yürüyor. Parmak
uçlarını eski ciltlerin üzerinde gezdiriyor bir süre. Sonra duruyor. Masadaki
kandilin titrediğini fark edip dönüyor; isli fitili usulca düzeltiyor, küçük
bir kaseden birkaç damla yağ ekliyor. Alev cılız bir tıslamayla canlanıyor,
yüzündeki o derin çizgileri yeniden aydınlatıyor.
"Aklın yaptığı şey de tam olarak budur." diyor,
parmaklarına bulaşan yağı bezine silerken. "Karanlığı yok etmez. Yalnızca
neden karanlıkta kaldığını, sığındığın bu taş duvarların aslında ne kadar soğuk
olduğunu gösterir sana."
Sesi düz. Ne acı ne sitem. Sadece tespit.
"Teselli etmez yani," diyorum.
Başını sallıyor. "Etmez."
"Tamam." diyorum. "Evren kayıtsız olabilir. Ama insan yine de yaşamını bir şeye bağlayamaz mı? Yaşayacak bir sebep bulamaz mı?" Sesim biraz daha açılıyor, neredeyse savunmaya geçiyorum. "Benim bir kızım var. Bir oğlum. Onlara bir gelecek kurmaya çalışıyorum. Her şey boş olsa bile bu çaba boş olabilir mi? Akıl bizi yıldızlara karşı koruyamaz belki ama... kendi kurduğumuz o sıcak yuvada koruyamaz mı?"
Hayyam bana bakıyor. Küçümseme yok. Alay yok. Ama umut da yok. Daha çok, uzun zamandır aynı yükü taşıyan birinin yorgun sabrı var gözlerinde.
"Güven." diyor, kelimeyi ağzında yuvarlayarak.
Sonra susuyor. "İnsan, hiçliğe katlanamadığı için
taştan evler yapar. Ünvanlar, nesiller, makamlar... Kendi iplerini göremediği
için o iplerle derme çatma bir çadır kurar. Ve çadırının zamanı durduracağını
sanır."
"Peki siz?" diyorum, sesim şimdi daha keskin.
"Madem her şey bir çadırdan ibaret... neden hâlâ buradasınız? Neden bu taş
duvarların arasında sabahlıyorsunuz? Pergeli elinize alıp o kusursuz daireleri
çizmeye neden devam ediyorsunuz?"
Hayyam derin bir nefes alıyor. Gözleri masadaki hesapların
üzerinde geziniyor. Uzun bir sessizlik.
"Yalanın kucağına sığınmak... daha kolay olurdu."
diyor, gözlerini kâğıtlardan ayırmadan. "Ama ben uykuda tatlı rüyalar
görmektense uyanık kalmayı seçtim."
Gözlerini bana kaldırıyor.
"Sayılar beni kurtarmaz. Ama kandırmaz da."
Omuzları biraz daha çöküyor. O an, karşımda duranın
efsanelerdeki şarap içip naralar atan asi şair değil, çok düşünmekten ve çok
bilmekten yorulmuş esaslı bir adam olduğunu bütün bedenimle hissediyorum.
İtiraz etmek istiyorum. Ama ağzımdaki o metalik tat birden
keskinleşiyor. Yutkunuyorum. Sonra, sesimin bu kadar küçük çıkacağını ben de
bilmeden soruyorum:
"O hâlde... insan ne yapmalı?"
Hayyam cevap vermiyor. Gözlerini benden çekip masadaki
kandilin titreyen alevine dikiyor. Uzun, çok uzun bir süre sadece ateşe
bakıyor. Rüzgâr pirinç aletlerin arasından geçip gidiyor.
Sonra çok yavaş, dudaklarından dökülen kelimelerin bütün
yorgunluğunu taşıyarak konuşuyor:
"Birkaç yıl daha katlan."
Felek doğruyu eğriyi tartaydı,
Her işine güzel demek kolaydı.
Böyle mi yaşardı iyiler dünyada,
Evrenin özü doğruluk olaydı?
Ö. Hayyam
Son sözlerin ağırlığı odada yankılanırken, kandil cılız bir tıslamayla sönüyor. Karanlık anında rasathaneye çöküyor. Etrafı, sönmüş fitilin isi ve soğumuş metallerin genzi yakan kokusu sarıyor. Hayyam ağır ağır ayağa kalkıyor. Ahşap kapıyı aralayıp dışarı çıkıyor, peşinden gidiyorum. Eşiği geçtiğim an, İsfahan'ın sabah ayazı yüzüme çarpıp beni içerideki o boğucu havadan kurtarıyor. Gökyüzü henüz aydınlanmamış; ufukta soluk, ağır bir grilik asılı duruyor. Dik taş merdivenlerden sessizce inerken, yukarıdaki o dondurucu evreni ardımızda bırakıyoruz.
Sabaha karşı çarşı uyanıyor. Havada taze ekmek kokusuyla çamur ve gübrenin ağır rayihası birbirine karışıyor. Çarşının ana girişinde, o devasa Selçuklu kemerlerinin altından geçerken bir kuyumcu dükkânının önünde duruyoruz. Tezgâhta pirinç bir terazi. Kuyumcu, cılız bir mum ışığında bir tutam altın tozunu kefeye bırakıyor, karşısına da şaşmaz bir dirhem yerleştiriyor. İki kefe titreyerek kusursuz bir hizada duruyor. Her şey hesaplı, her şey dengede.
Kefeler tam dengesini bulmuşken, sokağın başından derme çatma ahşap bir tabut beliriyor. İki adam omuzlamış. Arkalarında bir baba. Yüzünde ne bir isyan var ne de feryat; çenesi kilitlenmiş, bakışları boşluğa çakılı. Kucağında, ölen çocuğundan geriye kalan küçük, yıpranmış bir hırka var. Adamın her ağır adımında hırkanın sarkan kolları dizlerine çarpıyor. Sessizce, içine doğru ağladığını ancak yanımızdan geçerken yanaklarından süzülen yaşları görünce fark ediyorum.
Cenaze, kuyumcunun hemen önünden geçip o muazzam Selçuklu kemerinin karanlığına karışıyor.
Daha fazla sessiz kalamıyorum. Adımlarımı kesip aniden ona dönüyorum.
"Madem göğün çarkları hiç şaşmadan işliyor," diyorum, sesim sokağın donuk sessizliğini yararak, "madem her şey şu terazi gibi kusursuz bir nizam içinde... O hâlde neden? Neden acı bu kadar gelişigüzel, bu kadar körce dağıtılmış? Şu küçücük tabutta, aklın ve vicdanın alabileceği nasıl bir denklem var?"
"Sultanlar saraylarında zevk-ü sefa sürerken, o babanın omuzladığı bu tarifsiz acı, o büyük nizamın neresine düşüyor? Bizim göremediğimiz göklerin o şaşmaz terazisi nerede?"
Hayyam bana dönmüyor. Bakışları kuyumcunun tezgâhındaki pirinç teraziye kilitlenmiş.
"Kâinatın terazisi," diyor fısıltıdan hallice, "altın tartmaz yolcu."
Yavaşça bana dönüyor. Sabahın soluk, çiğ ışığı yüzündeki derin çizgileri daha da belirginleştiriyor.
"Sen göğün dengesi ile insanın adaletini birbirine karıştırıyorsun. Yıldızlar iyiyle kötüyü ayırmaz. Onlar yalnızca döner."
Eliyle göğün o dilsiz boşluğunu işaret ediyor.
"Kâinatın o devasa çarklarının dönmesi için sürtünme gerekir, çarpışma ve yok oluş gerekir. O çocuğun nefesinin kesilmesi, senin vicdanına göre dayanılmaz bir haksızlık olabilir. Ama göğe göre... hiçbir şey değişmemiştir."
"Yani," diyorum, yutkunmaya çalışırken sesim sokağın ayazında titreyerek, "bu muazzam gök kubbe, o çocuğun acısına tamamen kör mü?"
Hayyam başını hafifçe öne eğiyor. Cevap vermiyor. Bir süre sessiz kalıyoruz.
"İnsan," diyor sonra, gözlerini o karanlık kemerden ayırmadan, "evrenin adil olmasını ister. Bekler, isyan eder."
Gözlerini yavaşça bana dikiyor.
"Çünkü kendi kalbi adalet arar. Ve evrenin adil olmadığını, o dilsiz gök kubbenin altında kimsesiz kaldığını kabullenmek... bir insanın tek başına taşıyabileceği bir yük değildir."
Susuyor. Çarşının öte ucundan bir demircinin çekici duyuluyor; ritmik, tok ve kayıtsız bir ses. Gökyüzü yavaş yavaş aydınlanıyor. Ama o küçük tabutun ardından, dünya hâlâ aynı sessizlikle dönmeye devam ediyor.
![]() |
| ZAMAN VE ÖLÜM |
Toprak olduktan
sonra ne saray kalır ne ad,
Rüzgâr eser, silinir
insanın bıraktığı yad.
Bir çömlekçinin
elinde döner durur dünya,
Bugün kadeh olan
balçık, yarın bir başka surat.
Ö.Hayyam
Demircinin çekici susuyor. Hayyam, kemerin altındaki o karanlığa son bir kez bakıp yürümeye başlıyor. Çarşının dar sokaklarından geçip sur kapısına doğru ilerliyoruz. Adımları ağır. Bir ara durup elini böğrüne bastırıyor. Sabah ayazı, taş duvarların arasından sızıp yüzümü yalayıp geçiyor. Bir nefeslenmeden sonra yürümeye devam ediyor.
Sur kapısından çıkınca İsfahan'ın o kusursuz geometrisi dağılıyor. Taş yollar çamura, ölçü dağınıklığa dönüşüyor. İleride, tepenin yamacında bir çömlekçi atölyesi. Bacasından ince, soluk bir duman yükseliyor.
Atölyenin içi loş. Fırından sızan kızıl ışık, duvarlardaki isli gölgeleri titretiyor. Havada yaş kilin ve yanmış odunun ağır kokusu asılı. Çömlekçi tezgâhın başında. Elleri çamura batmış, bir testiyi döndürüyor. Parmaklarının her hareketiyle çamur başka bir şekle giriyor; yükseliyor, inceliyor, genişliyor.
Hayyam sessizce yerde duran kırık bir testi parçasını alıyor. Başparmağını sırın çatlamış kenarında gezdiriyor.
"Şu izi görüyor musun?"
Yaklaşıyorum. Kurumuş kilin üzerinde silik bir başparmak izi.
"Adam öldü," diyor. "Belki yüz yıl önce. Ama eli hâlâ burada."
Kırık parçayı avcunun içinde evirip çeviriyor.
"Ama bu kötü bir şey değil." diyorum. "Belki de insanın ölümsüzlüğü budur. Geride bir iz bırakmak."
Hayyam başını hafifçe eğiyor.
"Evet, insan iz bırakmayı sever." diyor. "Çünkü tamamen silinme fikrine dayanamaz."
Kırık parçayı tezgâha bırakıyor. Çömlekçi fırının kapağını açıyor; içeriden yüksek bir ısı ve keskin bir kül kokusu yayılıyor. Hayyam elini tezgâhtaki yaş çamura daldırıyor. Çamur parmaklarının arasından ağır ağır taşıyor.
"Bu toprak," diyor, "bir zamanlar yaşayan insanların bedeniydi belki. Bir annenin elleri. Bir askerin yüzü. Bir sevgilinin dudağı."
Sırtımı derme çatma, soğuk duvara yaslıyorum. Fırının o kızıl alevi yüzüme vururken, "Bir insan bundan ibaret olmamalı," diyorum.
Hayyam gözlerini çamurdan ayırmıyor. Çark dönmeye devam ediyor.
"Sonu değil," diyor usulca. "devamı."
Çömlekçi testiyi çarktan alıp fırına doğru götürüyor.
"Sen ölümü yokluk sanıyorsun." diyor Hayyam. "Oysa doğa hiçbir şeyi yok etmiyor. Sadece adını geri alıyor."
Sessizlik uzuyor. Dışarıdan rüzgârın uğultusu duyuluyor; fırının içindeki ateş çıtırdıyor.
"Peki ruh?" diyorum sonunda, sesim biraz daha titrek. "İbn Sînâ buna itiraz ederdi."
Hayyam hafifçe gülümsüyor.
"İbn Sînâ ölüm karşısında benden daha cesurdu." diyor. "Ruhun ten kafesinden kurtulup asıl vatanına döneceğine inanırdı."
Duruyor. Sonra elindeki çamura bakıyor.
"Ben bilmiyorum."
"Geceleri bazen uyanıyorum. Bir anlığına bütün hesaplar anlamsızlaşıyor. Takvimler... yıldızlar... sayılar..."
Parmaklarını yavaşça kapatıyor.
"İnsan o an anlıyor: Ne kadar uğraşırsan uğraş, en sonunda geriye sadece bir isim kalıyor. Ve o isim, seni taşımıyor."
Çömlekçi fırından bir testi çıkarıyor. Kap, kor gibi parlıyor kısa bir an. Hayyam testiye bakıyor. Sonra bana dönüyor.
"Siz de iz bırakmak istemediniz mi?" diyorum. "Celâli Takvimi... bütün bu hesaplar, geceler boyu süren gözlemler... Bunlar da unutulmaktan kaçma çabası değil mi?"
Uzun süre cevap vermiyor. Sadece çarkın dönme sesi.
"Gençken," diyor, "doğru hesabı yapanın feleği alt edeceğini sanıyordum. Meğer felek hesabı bozmuyormuş."
Bakışlarını gözlerime dikiyor.
"Sadece hesabı yapanı siliyormuş."
Kuru bir tebessüm beliriyor dudaklarında. Elindeki çamuru tezgâha bırakıyor. Parmaklarını yan masadaki bir bezle siliyor.
"Ama yine de hesap yapıyorum."
"Neden?"
Bezi yavaşça masaya bırakıyor ve yüzüme bakmadan sakin bir sesle:
"Çünkü insan bazen kurtulmak için değil, karanlığa boyun eğmediğini göstermek için düşünür."
Söz bittikten sonra atölye daha da sessizleşiyor sanki. Çömlekçi yeniden çamura eğiliyor. Aynı hareket. Aynı dönüş.
Hayyam kapıya yöneliyor. Dışarı çıktığımızda güneş epey yükselmiş ama dünya hâlâ soğuk. Bir süre göğe bakıyor. Bu kez bir astronom gibi değil. Yaşlanmış bir insan gibi.
Rasathaneye döndüğümüzde içerideki sessizlik değişmemiş. Açık kubbeden içeri süzülen gün ışığı, havada uçuşan toz zerrelerini aydınlatıyor. Kum saati masanın üzerinde, aynı yerde, ağır ağır akıyor. Hayyam pergeli eline alıyor. Ucunu parşömene koyuyor ama çizmiyor. Pergelin metal ucu hafifçe titriyor. Gözleri, kendinden asırlar önce çalışmış adsız astronomun yarım kalan çemberine kayıyor. Sonra pergeli yavaşça masaya geri bırakıyor. Kum saatinin içindeki son birkaç kum tanesi sessizce aşağı akıyor. Hayyam onları bir süre izliyor.
"İnsan," diyor usulca, "kendini zamandan büyük sanan tek canlı."
Güneşin vurduğu o yarım çemberin gölgesi, masanın üzerine sessizce uzanıyor.
Şu testi de benim gibi biriydi;
O da bir güzele vurgun, dertliydi.
Kim bilir, belki boynundaki kulp da
Bir sevgilinin bembeyaz eliydi.
Ö. Hayyam
Güneş, İsfahan'ın taşlarına eğilmiş. Işık, artık keskin değil; yorgun, soluk bir altın gibi sokakların arasına akıyor. Rasathaneden çıkıyoruz. Adımlarında, o bilindik hesapçı, tavizsiz sertlik yok. Çarşının arka sokaklarına sapıyoruz. Hanların gölgeleri uzamış, kapı aralıklarından sızan ışıklar yerde kırık çizgiler oluşturuyor. Hayyam bir sokağın başında duruyor.
Karşıda eski bir ev. Cumbası çökmüş. Kapısı yarı açık. İçeriden avluya düşen ışık, taş zeminde solgun bir dikdörtgen gibi titriyor. Uzun süre konuşmuyor. Sadece bakıyor.
"Burada otururdu." diyor sonunda.
Ne kim olduğunu soruyorum ne de o açıklıyor.
"Pencerenin önüne çıkar dururdu." diyor gözlerini kısmadan. "Beklemezdi. Sadece dururdu. Rüzgâr tülleri oynatırdı."
"Tanır mıydınız?" diyorum.
Cevap vermiyor. Gözlerini evin karanlık penceresinden ayırmıyor. Sokağın öte ucundan bir kapı gıcırtısı geliyor. Kimse çıkmıyor.
"Onu seviyordunuz." diyorum sonra.
Sonra çok yavaş yürümeye başlıyor. Peşinden gidiyorum. Dar sokaklar bizi bir çeşmeye çıkarıyor. Su sesi yaklaşmadan duyuluyor; taşın içinden gelen bir nabız gibi. Hayyam bir avucunu çeşmenin taşına dayıyor. Diğer avucunu suya daldırıp bir yudum içiyor. Sonra bana dönüyor.
"Evlendi." diyor.
Susuyor.
"Sonra öldü."
"İkisi de aynı şeydi." diyor bir süre sonra."Gitmekti."
"Nasıl aynı şey olabilir?" diyorum. Sesim fark etmeden sertleşiyor. "Sevmekle kaybetmek aynı şey mi?"
Hayyam suya vuran titrek yansımasına bakıyor.
"Hayır." diyor. "Ama sevmek, kaybetmeyi baştan kabul etmektir. İnsan bunu bilmez. Bilse de unutur."
Suyun sesi sesimize karışıyor.
"Kalıcı hiçbir şey yoksa," diyorum, "aşk dediğiniz şey de bir yanılgı değil mi? Geriye ne kalıyor?"
"Hiç." diyor derin bir nefes aldıktan sonra ve devam ediyor. "Ama insan hiçten yapılmaz. O hiçin içinde asılı kalan bir an vardır. Bütün hesapların, bütün takvimlerin, bütün o kusursuz çemberlerin yanına bile yaklaşamadığı tek bir an."
"Sonra?" diyorum.
"Sonra, insan o anın içinde yaşamaya devam eder. Geçici olduğunu bile bile. İşte aşk da budur. Bir yanılgı değil, geçici olanın içinde ısrar etmektir."
Çeşmeden ayrılıyoruz. İkindi ezanı başlıyor. Ses, Selçuklu kubbelerinden sekerek dar sokaklara doluyor. Hayyam durup dinliyor ama bu kez yukarı, o büyük gök kubbeye değil, yere bakıyor. Bir hanın avlusuna giriyoruz. Eski bir dut ağacı var. Altında hasır serili. Oturuyoruz. Dutlar olgunlaşmış, yere dökülüyor. Avlu serin. Duvarların taşları arasından ince bir rüzgâr sızıyor.
"Bir şeyi merak ediyorum," diyorum.
Başını kaldırıyor.
"Bütün bu söyledikleriniz... evrenin kayıtsızlığı, o şaşmaz terazi, zamanın her şeyi çamura çevirmesi, ölümün her şeyi silmesi... Bütün bunları bildiğiniz halde, o pencerenin kenarındaki silüeti sevmeye neden devam ettiniz?"
Uzun bir sessizlik.
"Vazgeçmek," diyor "aklın işidir."
Bir dut düşüyor.
"Peki aşk neyin işidir?"
"Aşk, bildiğini önemsemez."
Rüzgâr, ağacın yapraklarını hışırdatıyor.
"Yani aşk, akıldan güçlü mü?"
"Hayır, sadece daha inatçı."
Hayyam ağır ağır ayağa kalkıyor. "Haydi." diyor. "Geri dönelim."
Rasathanenin merdivenlerini çıkarken duruyor. Dönüp İsfahan'a, o kusursuz geometrinin üzerine çöken ikindi gölgelerine bakıyor.
"İnsan," diyor "her şeyin geçici olduğunu bile bile yaşar. Hatta tam da bu yüzden yaşamak ister."
Merdivenleri çıkmaya devam ediyor. Kapıyı itiyor. İçerisi loş. Kum saati hâlâ akıyor. Pergel masanın üzerinde duruyor. Hayyam pergeli eline alıyor. Bir an hiçbir şey yapmadan, o soğuk metali parmaklarının arasında gezdiriyor.
"Bütün bu kâinatı hesapladım." diyor usulca, gözleri parşömendeki boşluğa dalıp gittiği halde. "Yıldızların rotasını, güneşin devrini, aklın o keskin sınırlarını..."
Sesi çok hafif titriyor.
"Ama insanın o pencere kenarında neden öylece durduğunu asla hesaplayamadım."
Pergelin ucunu parşömene dokunduruyor. Çizgi başlamıyor. İçeri giren rüzgâr, masadaki kâğıtları hafifçe kıpırdatıyor. Kum saati akmaya devam ediyor. Hayyam elini çekmiyor.
Şu aklı başında sanılan insanlar,
Bize birer masal okuyup gittiler.
Karanlıkları aydınlatamadı hiçbiri,
Kendi masallarına kanıp uyudular.
Ö. Hayyam
Akşam yaklaşırken İsfahan'ın rengi değişiyor. Gündüzün o sert çizgileri yumuşuyor; kubbeler, minareler, taş duvarlar… hepsi aynı külden ışığın içinde eriyor. Rasathaneden çıkıyoruz. Hayyam duraksamıyor ama hızlı da yürümüyor. Adımlarında ne telaş var ne tereddüt. Nereye gideceğine daha önce karar vermiş gibi.
Şehrin eski mahallelerine sapıyoruz. Sokaklar daralıyor, insan sesi azalıyor. Bir medresenin önünden geçiyoruz. İçeriden genç sesler yükseliyor; hararetli bir tartışma. Bir talebe yüksek sesle bir metin okuyor, diğerleri itiraz ediyor. Hayyam yavaşlıyor. İçeri bakmıyor. Sadece o gürültüyü dinliyor.
"Bir zamanlar," diyor usulca, "insan sesleri bana umut verirdi."
Yürümeye devam ediyoruz. Dar bir sokağın köşesinde eski bir kütüphane. Kapısı aralık. İçeriye asırlık tozun, küflenmiş kâğıdın ve çürümeye yüz tutmuş ahşabın ağır kokusu sinmiş. Rafların yarısı boşalmış. Kalan kitapların sırtları çatlak, sayfaları yorgun. Yerde, kim bilir ne zaman düşmüş bir yazma. Kaldıran olmamış.
Hayyam eğilip alıyor. Sayfalarını çeviriyor. Kenarında bir not: "Bu mesele üzerine üç yıl düşündüm."
Parmağını o cümlenin üzerinde gezdiriyor. Sonra kitabı yavaşça yerine, diğer tozlu yaprakların yanına bırakıyor.
"Bu adam," diyor "üç yıl düşünmüş. Şimdi fareler kemiriyor düşüncelerini."
Etrafına bakınmadan arka taraftaki ahşap masaya gidiyor. Masanın üstünde açık kalmış başka bir yazma duruyor. Kenarında kurumuş bir mürekkep lekesi, yanında çatlamış bir hokka. Hayyam ağır ağır oturup kitabı önüne çekiyor. Sonra hafifçe gülümsüyor. Onu ilk kez gülümserken görüyorum. Ama bu, bir şeyin komikliğine değil, eski bir yaranın sızısına benziyor.
"Ne oldu?" diyorum.
Parmağını sararmış sayfanın kenarına götürüyor. Soluk bir mürekkeple düşülmüş küçük bir not.
"Bu da benim yazım."
Yaklaşıyorum. Silik harfleri güçlükle seçiyorum: "Hakikat insanı özgürleştirir."
Sessizlik oluyor. Hayyam yazdığı cümleye uzun süre bakıyor. Sanki asırlar önce ölmüş bir yabancının sözüymüş gibi. Sonra başını hafifçe sallıyor.
"O adam üç yıl düşündü." diyor. "Ben ise bir ömür."
Parmağını kendi cümlesinin üzerine koyuyor.
"İkisi de aynı yere çıkıyormuş meğer."
"Kaç yaşındaydınız bunu yazdığınızda?" diyorum.
"Çok."
İnsan gençken, doğrunun insanları değiştireceğini sanıyor."
"Değiştirmiyor mu?"
Gözlerini sayfadan ayırmıyor.
"Hayır." diyor. "Sadece insanı yalnız bırakıyor."
Kütüphanenin penceresinden içeri serin bir akşam rüzgârı sızıyor. Çatlak ahşap hafifçe inliyor.
"Peki neden devam ettiniz?" diyorum. "Madem insanlar duymuyor, madem sadece yalnızlaştırıyor..."
Bu kez cevap hemen gelmiyor. Hayyam arkasına yaslanıyor. Omuzları çökük. Bedeninden çok, içindeki o bitmek bilmez inat yorulmuş gibi.
"Çünkü," diyor sonunda, "insan yalnız kalmaya alışıyor. Ama kendine yalan söylemeye alışamıyor."
Masadaki kitabı kapatmıyor. Sararmış bir sayfayı daha çeviriyor. Kenarlarında başka notlar var. Başka ellerden çıkmış. Biri itiraz etmiş, biri cevap vermiş, biri "mesele şurada değil" demiş. Üç ayrı el, üç ayrı zihin, aynı sayfanın kenarında buluşmuş.
"Bak." diyor. "Eskiden kitapların kenarına soru yazarlardı. Şimdi isim yazıyorlar. Şimdi herkes başka satırı okuyor."
Sonra susuyor. Bir an konuşmayacak sanıyorum ama gözleri hâlâ satırlarda gezinirken, devam ediyor:
"Bir talebem vardı..."
Cümle yarım kalıyor. Uzun süre devam etmiyor. Parmağını kitabın kenarında gezdiriyor. Sonra derin bir nefes alıyor.
"Zehir gibiydi. Gece gündüz çalışırdı. Sürekli sorardı. Gözlerinde o hevesi görmek... Meğer insan kendi gençliğini başkasında görmemeliymiş."
Sesi düşüyor.
"Ne oldu?" diyorum.
"Sonra saraya girdi. Kısa sürede yükseldi. Geçen gün karşılaştık."
İlk kez gözlerini kitaptan kaldırıp bana bakıyor.
"Göz göze geldik. Yüzünü çevirip adımlarını hızlandırdı. Beni hiç görmemiş gibi yaptı."
Kütüphanenin içindeki sessizlik, o asırlık toz zerreleri gibi üzerimize çöküyor. Dışarıdan, çok uzaklardan bir hayvanın bağırışı duyuluyor, sonra yine o ağır sükûnet.
"Üzüldünüz mü?" diyorum.
"Hayır. İnsan yaşlanınca üzülmüyor yolcu. Sadece şaşırmamayı öğreniyor."
Ayağa kalkıyor. Kitabı kapatmıyor. Parmakları o eski cümlenin üstünde son kez duruyor: "Hakikat insanı özgürleştirir."
Sonra usulca fısıldıyor:
"Belki de en büyük gençlik hatam buydu... İnsanların özgürlüğü istediğini sanmak."
Kütüphaneden çıkıyoruz. Hava tamamen kararmış. İsfahan'ın üstüne lacivert, ağır bir sessizlik iniyor. Dükkânların kepenkleri kapanmış, sokak fenerleri tek tek uyanıyor. Rasathaneye dönene kadar Hayyam tek kelime etmiyor.
Merdivenleri çıkınca duruyor. Aşağıda şehir uzanıyor. Nizamlı, ihtişamlı… Uzaktan bakınca kusursuz.
"Garip değil mi?" diyor.
"Nedir?"
"Gökyüzünde milyarlarca yıldır süren şaşmaz bir nizam var. Gökte hiçbir yıldız, yerini büyütmek için diğerini söndürmeye çalışmaz."
Açık kubbeden ilk yıldızın parıltısı süzülüyor. Hayyam uzun süre o yıldıza bakıyor.
"Ben gençken insanları yıldızlara benzetirdim."
Rüzgâr, abasının eteklerini savuruyor.
"Ne büyük yanılgıymış." diyor, belli belirsiz bir tebessümle.
İçeri giriyor. Kum saati hâlâ akıyor. Pergel masanın üstünde duruyor. Ama bu kez eline almıyor. Açık kubbeden içeri gece doluyor. Aşağıda İsfahan uğulduyor; insanlar konuşuyor, tartışıyor, yaşıyor. Hayyam uzun süre hiçbir şey söylemiyor. Sonra yalnızca göğe bakıyor. Sanki artık cevap aramıyor.
Çok aradım hakikati her satırda,
Bir ömür geçti soruda, yanıtta.
Bildiğim tek şey şu oldu sonunda:
Bildiğim her şey bir gölge aslında.
Ö. Hayyam
Gece. İsfahan susmuş. Rasathanenin kubbesinden soğuk hava içeri sızıp kandilin alevini titretiyor. Işık masadaki parşömenlere vuruyor; rakamlar, çizgiler, yarım kalmış hesaplar...
Hayyam masanın başında oturuyor. Pergeli elinde. Uzun zamandır ilk kez onu çalışırken görüyorum. Ama o eski kararlılık yok. Hesap yapıyor fakat aklı sanki yaptığı işte değil. Pergelin ucu kâğıda değiyor ama çizgi ilerlemiyor. Bir süre öylece izliyorum. Sonra dayanamayıp soruyorum:
"Neyi hesaplıyorsunuz?"
Gözlerini kâğıttan kaldırmıyor.
"İnsan hep aynı şeyi hesaplıyor yolcu. Sadece adını değiştiriyor."
Pergeli yavaşça kâğıttan çekiyor.
"Gençken yıldızların hareketini anlamaya çalıştım. Sonra zamanı. Sonra insanı."
Başını hafifçe sallıyor.
"Meğer üçü de aynı şeyin farklı adlarıymış."
"Neyin?"
"Eksilmenin." diyor pergeli parşömenin üzerine usulca bırakarak. "Göğün matematiğini ne kadar çözersen, yeryüzündeki zamanın o kadar daralıyor. Akıl dolarken, kum saati boşalıyor."
Sözleriyle birlikte bakışları masanın ortasında ağır ağır akan kum saatine kayıyor. Bir süre onu izliyor. Sonra ayağa kalkıp açık kubbenin altına yürüyor. Gökyüzü berrak. Yıldızlar keskin ve soğuk.
"Garip değil mi?" diyor karanlığa doğru. "İnsan her an biraz daha eksiliyor... Ama hâlâ zamanın sahibiymiş, yarın sabah güneş sadece onun için doğacakmış gibi büyük bir kibirle yaşıyor."
Kum saatinin hışırtısı duyuluyor.
"Peki bu kibir..." diyorum usulca. "Sonumuzu bile bile hayata inatla sarılmamız... Bu körlük bizim seçimimiz mi, yoksa katlanabilmemiz için feleğin gözlerimize çektiği bir perde mi?"
Hayyam yüzünü yavaşça bana çeviriyor. Gözlerinde ne bir onay var ne bir itiraz. Sanki bu soruyu defalarca kendine sormuş da her seferinde biraz daha eksilmiş gibi.
"İnsan," diyor usulca, "kader kelimesini çoğu zaman gücünün yetmediği ve anlayamadığı şeylerin üstüne örtmek için kullanır."
Sessizlik uzuyor. Kum saatinin sesi, odadaki tek ölçü artık.
"Öyleyse insan neye tutunuyor?" diyorum. "Madem her şey bir örtü... geride ne kalıyor?"
"Tutunmak..." diyor yavaşça, "belki de insanın kendini ayakta sandığı andır."
Bir an duruyor.
"Düşen bir şey, yere çarpmadan önce hâlâ durduğunu sanır. Ama inkâr, insanı uzun süre taşımaz. Bir noktada olan şeye bir isim vermek zorunda kalır."
Gözlerini bana çeviriyor.
"Ona da kader der."
"Yani kader," diyorum, "çaresizliğimize verdiğimiz bir isim mi sadece?"
Hayyam bu kez bana bakıyor. Gözlerinde o eski keskinlikten eser yok. Ama teslimiyet de yok.
"Hayır." diyor. "Feleğin çarkını durduramazsın. Ama ona bir isim verirsen, dönüşüne katlanabilirsin. İsim vermek, boyun eğmek değildir. Anlamlandırmaktır."
"O halde," diyorum, "insan bu çarkın içinde nerede duruyor?"
Hayyam gözlerini kaldırmıyor.
"Durmuyor." diyor. "Sadece durduğunu sanıyor."
Sesi rasathanenin taş duvarlarında yankılanıp kayboluyor. Kum saati akmaya devam ediyor.
Hayyam bakışlarını yeniden o dilsiz göğe kaldırıyor. Bir süre öylece bakıyor. Sonra ağır ağır masaya dönüyor. Ellerine bakıyor. Parmaklarındaki deri incelmiş, o denklemleri çözen eklemleri belirginleşmiş.
"Beden," diyor usulca, "yalan söylemeyi beceremez. Geçen kış merdivenleri çıkarken nefesim kesildi. Daha önce hiç olmamıştı. Durup o soğuk taş duvara yaslandım. Ve orada, nefesimi toplamaya çalışırken anladım: Bu beden, ruhumun evi değil. Ruhumun yavaş yavaş boşaldığı bir kum saati."
Oturuyor ağır ağır. Bakışları masadaki kum saatine kayıyor. Sonra onu avuçlarının arasına alıyor.
"Oysa insan," diyor, akan kuma bakarak, "zamanı hep ileri doğru, birikerek yaşadığını sanıyor. Ama hayat birikmiyor. Sadece tükeniyor."
Parmaklarında hafif bir titreme var şimdi.
"Dostlar azalıyor. Sesler azalıyor. İnsan bir gün dönüp bakıyor ki... kendisini asıl adıyla çağıran kimse kalmamış."
Sessizlik derinleşiyor.
"Pişmanlığınız var mı?" diyorum.
Uzun süre konuşmuyor. Kum saatine bakıyor. Sanki içindeki son taneleri sayıyor gibi.
"Var."
Bir an duruyor. Sanki bu kelimeyi bile fazla bulmuş gibi.
"Hayatı anlamaya çalışarak yaşadım. O yüzden de yaşamayı hep erteledim."
Kubbeden bir yıldız kayıyor. Göz açıp kapayıncaya kadar, karanlığın içinde çizilip silinip gidiyor. Hayyam o silinen izi izliyor.
"İnsan gençken," diyor, "zamanı bitimsiz, kendini ölümsüz sanıyor. Hep bekliyor, erteliyor... Oysa yaş aldıkça, akan her anın aslında bir eksilme olduğunu fark ediyor. Zamanı ölçüp biçerek ona hükmettiğimizi sanırken, meğer sadece kendi sonumuza ne kadar yaklaştığımızı sayıyormuşuz."
Sesi, açık kubbeden içeri sızan geceye karışıyor. Masadaki pirinç pergeli eline alıyor. Uzun süre o soğuk metali parmaklarının arasında çeviriyor.
"Ömrüm boyunca bu kâğıtlara kusursuz çemberler çizmeye çalıştım." Pergelin sivri ucuna bakıyor. "Ama insanın hayatı çember değil."
"Nedir peki?"
"Yarım kalmış bir çizgi."
Gözleri, asırlar öncesinden kalmış o adsız astronomun yarım kalan çemberine kayıyor. Çömlekçiden alınan o üzeri parmak izli kil parçası hâlâ orada. Kum saati boşalmış. Hepsi yan yana. Bütün bir ömrün, fani bir medeniyetin dilsiz özeti.
"Anlam, kalıcılıkta değil." diyor. "Geçiciliğin farkında olmakta. Rüzgârın sileceğini bile bile o çizgiyi çekmekte."
Pergelin ucunu parşömene koyuyor. Adsız astronomun yarım bıraktığı çemberi tamamlıyor. Yavaş, titiz, kusursuz. Sonra pergeli masaya bırakıyor... Bu kez gerçekten bırakıyor.
Kum saatinin son taneleri de aşağı düşüyor. Hayyam elini ona doğru uzatıyor. Bir an, alışkanlıkla onu çevirecek sanıyorum. Ama dokunmuyor. Elini yavaşça geri çekip, zamanı kendi haline bırakıyor.
Dışarıdan kuş sesleri geliyor. Sabah ezanının o derin, yanık sesi İsfahan'ın kubbelerinden sekerek rasathaneye doluyor. İlk gün ışığı açık kubbeden içeri süzülürken, havada uçuşan toz zerreleri usulca aydınlanıyor.
Hayyam önüne boş bir parşömen çekiyor. Ama bu kez eline pergeli değil mürekkebe batırılmış kamış kalemini alıyor. Bir süre bekliyor. Ardından kâğıdın üzerine tek bir çizgi çekiyor. Çizgi kusursuz değil. Titrek ve ucu açık. Ama ilk kez onu kendi üzerine kıvırıp tamamlamaya çalışmıyor.
Hayat, yarım kalmış bir çizgiydi. Ve asıl mesele, nerede kopacağını bile bile çizmeye devam etmekti…
ÖZGÜNLÜK BEYANI
Bu metin, tarihsel gerçeklikler, dönemin felsefi atmosferi ve Ömer Hayyam'ın bilinen eserleri rehberliğinde kurgulanmış tamamen özgün bir anlatıdır.
Ömer Hayyam’ın astronomi çalışmaları, Selçuklu dönemi İsfahan’ının siyasi ve sosyal dokusu ile Rubailer'ine yansıyan varoluşsal sancıları; kurgusal bir metinle, edebi ve felsefi bilgim dahilinde yeniden boyutlandırılmıştır. Metin içindeki diyaloglar, olay örgüleri ve içsel hesaplaşmalar tarihi birer belge değil; zamanın tozlu kütüphanesinde, maskelerin ardındaki o sahici insanla tanışma gayesiyle kaleme alınmış edebi birer tasavvurdur.
— Özgür Gündüz
EDEBİ KURGUYA İLHAM VEREN TARİHİ GERÇEKLİKLER (DİPNOTLAR)
Metin boyunca Ömer Hayyam’ın dilinden dökülen varoluşsal sancılar ve rasathanede yürütülen çalışmalar, onun dünya bilim ve düşünce tarihine bıraktığı gerçek mirasa dayanmaktadır. Okurun metindeki felsefi atmosferi daha iyi kavrayabilmesi adına, kurguya yön veren tarihi gerçeklikler şunlardır:
1. Celâli Takvimi (Zamanın Zapt Edilmesi): Metnin birinci bölümünde Hayyam’ın, "Beş bin yıl sonra yıldızların nerede duracağını söyleyebilirim" diyerek bahsettiği takvimdir. Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın emriyle, İsfahan Rasathanesi'nde Hayyam'ın başkanlığındaki bir heyet tarafından hazırlanmıştır. 1079 yılında tamamlanan bu güneş takvimi, 5000 yılda yalnızca bir gün hata verirken, bugün kullanılan Gregoryen takvimi 3330 yılda bir gün hata vermektedir. Bu hassasiyetiyle Celâli Takvimi, tarihin en dakik takvimlerinden biridir ve günümüz İran takviminin temelini oluşturur.
2. Cebir Risalesi ve Geometri (Kusursuz Çemberler): Yedinci bölümde Hayyam’ın pergel ile çizdiği çemberler ve çözmeye çalıştığı denklemler, onun ünlü eseri Risâle fi’l-Berâhin alâ Mesâili’l-Cebr ve’l-Mukâbele’ye (Cebir Problemlerinin İspatlarına Dair Risale) bir atıftır. Hayyam, matematik tarihinde üçüncü dereceden denklemleri konik kesitler (çember ve parabol) kullanarak çözen ilk bilim insanıdır. Metindeki "hesap" ve "çember" metaforları, onun bu devasa matematiksel dehasından beslenir.
3. Zîc-i Melikşahî (Göğün Haritası): Metin boyunca rasathanede bahsedilen "yıldız haritaları", Hayyam ve ekibinin İsfahan'da gökyüzünü gözlemleyerek hazırladıkları astronomik tablolardır (Zîc). Evrenin o dilsiz ve şaşmaz nizamı, bu tablolardaki astronomik ölçümlerin bir sonucudur.
4. Felsefi Risaleler (İbn Sînâ ile Olan Fikri Çatışma): Giriş bölümünde İbn Sînâ’nın rasyonel aklından çıkıp Hayyam’ın hiçliğine doğru yapılan yolculuk, Hayyam’ın El-Kevn ve’t-Teklîf (Oluş ve Yükümlülük) ve Risâle fi’l-Vücûd (Varlık Risalesi) gibi felsefi eserlerindeki sorgulamalarına dayanır. Hayyam, İbn Sînâ’nın akılcılığını saygıyla karşılamakla birlikte, evrenin ve varoluşun sırrının saf akılla çözülemeyeceğini savunmuştur.
5. Rubailer (Zaman, Ölüm ve Hiçlik): Bölüm başlarında yer alan ve metnin ana omurgasını oluşturan dörtlükler, Hayyam’ın dünya edebiyatına en büyük armağanı olan Rubailer'inden seçilmiştir. Hayatın geçiciliği, evrenin kayıtsızlığı ve insanın çaresizliği üzerine kurulan diyaloglar, bu dörtlüklerin düzyazıya ve kurgusal bir mülakata dönüştürülmüş hâlidir.
6. Zâtülhalk (Halkalı Küre):Dünya'yı temsil eden merkezî bir küre etrafında, zodyak burçlarını ve gök cisimlerinin konumlarını gösteren iç içe geçmiş pirinç halkalardan oluşan bir astronomi aletidir. İslam astronomları tarafından geliştirilmiş ve rasathanelerde yaygın olarak kullanılmıştır.
7.Usturlap:Yıldızların konumunu belirlemek, namaz vakitlerini hesaplamak ve kıble yönünü tespit etmek gibi çok amaçlı işlevleri olan, İslam astronomisinin en önemli ölçüm aletlerinden biridir. Üç boyutlu gök küresinin iki boyutlu düzleme yansıtılması ilkesine dayanır.
KAYNAKÇA VE TEMEL OKUMALAR
Bu yazının felsefi zemini, tarihi atmosferi ve edebi ruhu inşa edilirken aşağıdaki temel eserlerden ve düşünce evrenlerinden beslenilmiştir:
Ömer Hayyam, Rubailer (Özellikle Sabahattin Eyüboğlu ve Abdülbâki Gölpınarlı çevirilerindeki varoluşsal isyan, hiçlik ve zaman temaları).
İbn Sînâ, Kitabü'ş-Şifa (İlahiyat/Metafizik) (Metnin girişinde ve akışında Hayyam’ın "eksilme" felsefesine karşıt bir rasyonel zemin ve Aristotelyen akıl kıyası oluşturmak amacıyla).
Aydın Sayılı, İslam Dünyasında Rasathane ve Genel Gözlemevi Kurumu (İsfahan Rasathanesi'nin fiziksel şartları, Celâli Takvimi'nin oluşturulma süreci ve dönemin astronomi aletleri –zâtülhalk, usturlap– hakkındaki teknik ve mekânsal veriler).
Macit Fahri, İslam Felsefesi Tarihi (İslâm Altın Çağı'ndaki akıl, kader, felek ve evrenin işleyişi üzerine yapılan kelam ve felsefe tartışmalarının tarihsel arka planı).
Ahmet Yaşar Ocak, Selçuklular Döneminde Bilim ve Düşünce Hayatı








Yorumlar
Yorum Gönder