Görünmeyeni İşitmek III. FASIL: AYRILIĞIN DİLİ (9. Bölüm) MEVLANA İLE SÖYLEŞİ
KONYA YOLUNDA
***
İsfahan'ı
arkamda bırakalı günler oldu.
Hayyam pergeli
masaya bırakmış, kum saatine ise dokunmamıştı. Kâğıttaki o yarım çizgi,
zihnimde kapanmayan bir kapı gibi her rüzgârın esişinde çarpıp duruyordu.
Günlerdir beni huzursuz edenin ne olduğunu anlamıştım: Hayyam ne yazık ki
haklıydı. Evren kusursuz, kayıtsız ve hesaplıydı. Ben ise küçüktüm, geçiciydim
ve en nihayetinde silinecektim.
Doğrunun bu
denli ezici, bu denli soğuk olması ruhumu daraltıyordu.
Belki de mesele
"bilmek" değildi. Eksik olan, adını koyamadığım, Hayyam'ın
denklemlerine sığmayan başka bir şeydi. Adam ömrünü sayılarla geçirmişti.
Yıldızları ölçmüş, zamanı hesaplamıştı. Ama göğün altında oturan kişi yine de
yalnızca yorulmuş bir insandı. Bilmek onu kurtaramamıştı. O gece ilk kez,
bilmenin beni de kurtarmayabileceğini düşündüm.
...
Yönümü Konya'ya
çevirdim. Aklın tıkandığı o sınırda, Mevlânâ adında birinin, bilginin sustuğu
yerden konuşmaya başladığını duymuştum. Niyetim kaçmak ya da Hayyam'ı çürütmek
değildi. Sadece onun yarım bıraktığı çizginin nereye uzanabileceğini görmek
istiyordum.
Bozkır,
İsfahan'ın hesaplı ve taştan dünyasına inat bambaşka bir dil konuşuyordu.
Selçuklu'nun o ihtişamlı şehri her şeyi bir amaca göre yontmuştu; kemerlerini,
sokaklarını, avlulardaki suyun şırıltısını bile. Burada ise hiçbir şeye nizam
dayatılmamıştı. Toprak çatlak ve başıboştu. Otlar rüzgârın önünde eğiliyor,
fırtına geçince hiçbir şey olmamış gibi usulca yeniden doğruluyordu. Taşlar
yuvarlak ve köşesizdi; yıllar sanki onlarla didişmekten bıkmış, sivriliklerini
törpüleyip kendi hâline bırakmıştı. Ufuk ise her gün biraz daha geriye
çekiliyor, atımı ne kadar mahmuzlarsam mahmuzlayayım o silik gri çizgi hep aynı
mesafede kalıyordu.
Geceleri ateş
yakıp göğe baktım. Hayyam'ın o dondurucu sesi kulaklarımdaydı: "Gökyüzü
döner; senin acın onun planını bozmaz." Doğruydu. Ancak bozkırın
bu hudutsuz ıssızlığında, o sağır gök kubbenin altında öyle küçük kalmıştım
ki... İlginçtir, bu küçüklük hissi bu kez beni ezmiyordu. Aksine içimi usulca
boşaltıyordu. Belki de gereken buydu. Kâseyi doldurmak için önce içindeki suyu
dökmek gerekiyordu. Konya'ya ancak boş bir kâseyle girilebilirdi.
Şehre yaklaşırken akşamın kızıllığı toprağa iniyordu. Surlar toprakla aynı renkteydi;
şehir ovaya meydan okurcasına yükselmemiş de adeta toprağın içinden süzülüp
filizlenmişti. Surların dışında kervanlar dinleniyor, develerin soluğu soğuk
havada beyaz buharlar hâlinde dağılıyordu. Çamur ve taze fırın ekmeğinin
kokusuna odun ateşinin o genzi yakan isli dumanı karışıyordu. İsfahan'ın o
baharatlı, madeni kusursuzluğundan eser yoktu burada. Burası hamdı, maskesizdi…
Derken rüzgâr
aniden kesildi.
Ve o tozlu
sessizliğin içinden, surların hemen ötesinden bir ses süzüldü:
Ney.
İsfahan'da
rüzgâr rasathanenin pirinç halkalarından geçerken soğuk ve adeta hesaplı bir
ıslık çalardı. Bu ses ise duvarlara değil de doğrudan göğüs kafesine çarpıyor,
asırlardır içeride kanayan bir yaradan yükseliyormuş gibi yankılanıyordu.
Sesi takip
ettim. Surların hemen dibinde, tekkeye benzer mütevazı bir yapı. Kapısı
aralıktı. Neyin sızısına kudümün ritmi de katılmıştı şimdi. Tok, derin ve
sabırlı atan bir kalp atışı gibi. Atımdan indim. Eşikten adımımı atar atmaz ney
sustu. Uğultulu sessizliğin içinden başka bir ses duyuldu. Fısıltıdan biraz
yüksekçe:
"Hoş
geldin yolcu."
İçeri baktım.
Avlu amber rengi bir loşluğa bürünmüştü. Ortadaki küçük havuzun suyu cam gibi
pürüzsüzdü. Havuzun başında uzun boylu bir adam oturuyordu. Sırtı dikti.
Gözleri kapalı. Yüzünde ne bir gerginlik ne de bir bekleyiş vardı. Sanki biraz
önce susan ney hâlâ çalıyor, o da duyduğu son notayı kaybetmemek ister gibi
sessizce dinliyordu.
Gözlerini
yavaşça aralayıp bana baktı.
"Otur." dedi usulca. "Gerisi
sonra."
İçeri adımımı
attım. Arkamdan ağır ahşap kapı usulca kapandı. Taşlar serin ve düzdü. Sırtımda
hâlâ İsfahan'ın o taş soğuğunu taşıyordum. Fakat o eşiği geçtiğim anda, bu
soğuğun sonsuza dek benimle kalmayabileceğini hissettim.
Hayyam'ın rasathanesinden ayrılırken ardımda bir soru bırakmıştım. Şimdi, o sorunun beni getirdiği kapının önündeydim.
I. BÖLÜM — AYRILIĞIN DİLİ
***
"Gerisi
sonra." demişti.
Dediğini yaptım, usulca gösterdiği hasıra oturdum. Etrafta gözümü yoran hiçbir
geometrik ölçü, zihnimi zorlayan hiçbir nizam yoktu. Mekânın sadeliği insana
tuhaf bir ferahlık veriyordu.
Biraz önce
susan ney, iç odalardan birinden yeniden nefes buldu.
Havuzun
yüzeyinde oluşan halkalar gibi sesi avluya ağır ağır yayıldı. Kimse
konuşmuyordu. Ney susturulmuş bir sessizliği değil, zaten orada duran bir
sessizliği görünür kılıyordu sanki.
Bir süre sonra
içimde uzun zamandır sıkıca kapalı duran bir yerin hafifçe aralandığını
hissettim. Başımı kaldırıp gözlerini yeniden kapatmış olan adama, Mevlânâ'ya
baktım.
"Bu
ses..." dedim fısıltıyla, neyin iniltisini incitmekten korkarak. "Bu
ses neden insana bu kadar keder veriyor? Neden duyanın içine böyle bir ağırlık
çöküyor?"
Gözlerini
yavaşça araladı. Yüzünde kederi çoktan aşmış, onun asıl kaynağını kucaklamış
birinin derin şefkati vardı.
"Keder
vermiyor." dedi neyden çıkan ses kadar yumuşak bir sesle. "Sadece
hatırlatıyor."
"Neyi?"
"Asıl
vatanı."
Bakışlarını havuzun durgun suyuna indirdi. Bir süre konuşmadı. Neyin sesi yükseldi, bir kıvrım yaptı, alçaldı.
"Bu duyduğun kamışın feryadıdır. Onu koparıldığı o sulak, serin kamışlıktan kestiler. İçini oydular, kurumaya bıraktılar. Sonra göğsüne ateşle delikler açtılar. Şimdi ona her nefes değdiğinde sızlaması bundandır. O, kesilip atıldığı ilk toprağı, beraber büyüdüğü kamışlığı arar."
Kısa bir
sessizlik oldu. Neyin sesi avlunun kerpiç duvarlarına çarpıp içimize doluyordu.
"İsfahan'da
aklı ve hesapları gördüğünü söylüyorsun." diye devam etti suyu izleyerek. "Akıl
kamışın boyunu ölçer, içindeki boşluğu değil. Oysa kamışı konuşturan şey o
boşluktur."
Başını sudan kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı.
"İnsan da o ney gibidir yolcu. O da kendi kamışlığından, kendi asıl yurdundan koparılıp bu gurbet eline, şu et ve kemik kafesine hapsedilmiştir. İçindeki o adını koyamadığın sızı, o kusursuz çemberlerin içinde üşümen... hepsi bundandır. Evrenin hesabında bir hata olduğu için değil, senin ruhun o hesaba ait olmadığı içindir."
Sözleri,
havuzun durgun suyuna bırakılmış taşlar gibi içime düştü. Halkalar genişliyordu
ama dibe neyin çöktüğünü henüz seçemiyordum. Yalnız şunu fark etmiştim: İçimde
yıllardır taşıdığım o sessiz sızı, bana özgü bir yara değil, insan olmanın
kendisine ait eski bir iz gibiydi.
Ney yeniden
konuştu. Ben ise susup onu dinledim.
Mevlânâ başını hafifçe öne eğdi. Neyin o son, uzun iniltisine karışan şu sözleri usulca düştü avluya:
"İnsan, ait olduğu yerden koparıldığını hatırladığı sürece yaşar yolcu. Unuttuğu gün ise yalnızca oyalanır."
II. BÖLÜM — AKLIN DUVARI
Zîn sükhan bîzâr şod dil nâ-gühânBî-zeban şod, bî-zeban şod, bî-zeban***
"Gönül ansızın bu sözlerden usandı,Dilsiz oldu, dilsiz oldu, dilsiz oldu." ***
— Mesnevî, II. Defter — Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
***
Ney sustu. Mevlânâ usulca yutkundu ve gözlerini yeniden kapattı.
Bekledim.
İsfahan’dan kalma o eski refleksle bir cümlenin devamını, mantıklı bir bağlacı bekliyordum. Aklın dünyasında her tespiti bir "çünkü" izlerdi; bir tezin havada asılı kalmasına tahammül edilemezdi.
Ama öyle olmadı.
Dakikalar geçti. Havuzun lülesinden düşen suyun şırıltısı dışında hiçbir ses yoktu. Sessizlik uzadıkça içim daraldı ve sonunda dayanamayıp o ağır sükûneti yırttım.
"Eğer..." dedim, sesim kerpiç avluda tuhaf ve çaresiz bir yankı yaparak. "Eğer insan o kamışlığa, o kusursuz bütüne aitse... oradan neden koparıldı?"
İçimdeki aklın son direnişiydi bu. Gurbet bu kadar sızılıysa, bizi bu kafese sürgün eden neydi?
Mevlânâ gözlerini yavaşça araladı. Yüzünde hiçbir cevap verme telaşı, aklımı ikna etme hırsı yoktu. Bakışlarını avlunun köşesindeki çatlamış toprağa çevirdi.
"Tohumu düşün yolcu." dedi sakince. "Eğer toprağın o karanlık, dar ve boğucu sinesine gömülmeseydi, nasıl çatlayıp güneşe uzanacaktı?"
Sustum. Beklediğim açıklama, aradığım denklem bu değildi.
"Neden ayrılık var, diyorsun!" diye devam etti. Sesi, havuzun suyu kadar durgundu. "Çünkü ayrılığı bir ceza sanıyorsun."
"Öyle değil mi?"
"Ayrılık ceza değil, yaratılışın ta kendisidir. Toprak tohumu sıkıştırmazsa, gövde çatlamaz. "
Yeniden sustu. Gözlerini kapattı. Tartışma bitmemişti ama sanki artık konuşulacak bir şey de kalmamıştı. Ortada savunduğu rasyonel bir fikir yoktu ki itiraz edeyim. Sadece beni, o karanlık toprağın altındaki tohumun yalnızlığıyla baş başa bırakmıştı.
O an, o amber renkli loşluğun içinde zihnimdeki duvarın usulca çatladığını hissettim. İsfahan'da hep doğru cevapların peşinden koşmuştum.
Burada ise ilk kez, sorduğum sorunun biçiminden şüphe ediyordum.
III. BÖLÜM — EKMEK VE PİŞME
Çün zî hâmî tâhtî vü puhte şodî Pes zî puhtegî necat yâftî ***Mademki hamlıktan kurtuldun, piştin, Artık pişkinlikle kurtuluş buldun demektir.***— Mesnevî, III. Defter — Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Gece, yerini sabahın o serin, kül rengi ışığına bırakmıştı.
Hayat, dergâhın
avlusunda usulca şekillenmeye başlamıştı. Köşedeki matbahtan yükselen odun
ateşinin kokusu, ortama derin bir sükûnet yayıyordu. Gözüm, tandırın başında
sessizce çalışan genç bir dervişe takıldı. Kollarını sıvamış, büyük bir ahşap
teknenin içinde hamur yoğuruyordu. Her hareketi ölçülüydü; hamuru eziyor,
yumrukluyor, sonra sabırla katlıyordu. Bu tekrarın içinde, yalnızca bir
iş değil, kendini terbiye eden bir insanın dinginliği ve sürekliliği vardı.
“Tohumu anladığımı sanıyorum.” dedim usulca.
Mevlânâ’nın ne zaman gelip yanı başımda durduğunu fark etmemiştim. O da benimle birlikte, avlunun serinliğinde hamuru yoğuran o genci izliyordu.
“Topraktan kopuşunu… o zorunlu ayrılığını anlıyorum.” diye devam ettim. Gözlerimi yoğrulan hamurdan ayırmadan, içimdeki asıl pürüzü, zihnimin takılı kaldığı o düğümü dile getirdim:
“Ama bu kadar acı, neden? Kâinatın o kusursuz işleyişi içinde insan dönüşürken neden bu kadar kırılmak, bu kadar hırpalanmak zorunda?”
Mevlânâ, bakışlarını genç dervişin terle parlayan alnından sakince kaydırıp tandırın harlı ateşine çevirdi. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sanki cevabı sözlerde değil, o ateşin içindeki hakikatte arıyordu.
“Buğdayı düşün, yolcu.” dedi; sesi sabahın ilk rüzgârı kadar yumuşaktı.
“Değirmen taşının altında ezilmeden, kendi rızasıyla o ateşe girmeden ekmek olabilir mi? O, bir başka cana rızık olabilmek için, evvela kendisi olmaktan vazgeçti.”
Sözleri kısaydı. Netti. Ve neredeyse dilsiz bir hakikat gibi içime düştü.
Ama göğsümde, İsfahan’dan beri susmayan o tanıdık itiraz yeniden kabardı. Aklın o keskin ucu, bu şiirsel huzuru kabul etmeye yanaşmıyordu.
“Ekmek olmak için… tohumu büyütmek için… pişmek için…” dedim, kelimeleri tartar gibi ağır ağır.
“Bunlar gerçekten var olan anlamlar mı, yoksa acıya dayanabilmek için sonradan ona yüklediğimiz teselliler mi? Eğer ateşin içinde yanmakta olan o hamura sorsaydınız… size, ‘Ben olgunlaşıyorum’ der miydi?”
Bu soru, Hayyam’ın masasından alıp getirdiğim en keskin bıçaktı.
Mevlânâ yüzünü yavaşça bana çevirdi. Gözlerinde ne bir kırgınlık ne de beni susturma arzusu vardı; yalnızca dingin, derin bir anlayış.
“Hayır.” dedi usulca.
“Hamur bunu bilemez.”
Kısa, ağır bir sessizlik oldu. Mutfaktan gelen odunun çatırtısı, avludaki sükûneti daha da derinleştiriyordu.
“Ana rahmindeki çocuk da o daracık, karanlık yerde boğulduğunu sanır.” dedi. “Doğumu bilmez. Acının tam içindeyken manası görünmez, yolcu. Yanarken yalnızca yanmayı bilirsin.”
“O hâlde…” dedim; sesimdeki o çaresiz isyanı gizleyemeden.
“Neden olduğum gibi kalamıyorum? Dönüşmenin bir kural olduğunu anlıyorum… ama o ateşe girmek istemiyorum.”
Herkes tamamlanmak isterdi; ama kimse yanmak istemezdi. İnsan direncinin en saf, en çıplak hâliydi bu.
Mevlânâ başını hafifçe öne eğdi.
“Kalabilirsin.” dedi sakince.
Dergâhın avlusuna derin bir sessizlik çöktü. Onun beni ikna etmesini, aklımı alt edecek o büyük cümleyi kurmasını bekliyordum. Ama o sadece suyu izledi. Sonra yavaşça başını kaldırdı:
“Kalabilirsin.” diye tekrarladı.
“Ama zaman kalmaz.”
Hayyam’dan taşıdığım itiraz, ilk kez böylesine boğuk kaldı. Söyleyecek bir söz bulamadım.
“Akıl hep o alevden kaçmanın bir yolunu bulur.” diye devam etti; bakışları dergâhın büyük ahşap kapısına kaydı.
“Kelimeler ateşi anlatır ama yakmaz. Seni o ateşe atacak olan şey benim sözlerim değildir.”
Kısa bir duraklama oldu.
“O el… senden gelir.”
Sustum. Direncim kırılmamıştı; aklım hâlâ alevlerden kaçmanın yollarını kuruyordu.
Ben o ateşe girmek istemiyordum.
Ama içimde bir yer, çoktan tutuşmuştu.
IV. BÖLÜM — PERVASIZ EL
Öğle vaktiydi. Dergâh, o bildik ve dingin ritmine geri dönmüştü. Havuzun suyu aynı sükûnetle pürüzsüzce duruyor, içeriden usulca kudüm sesleri geliyordu.
Ben ise hasırın üzerinde hareketsiz oturuyordum. Aklım, Mevlânâ’nın o son cümlesinin etrafında dönüp duruyordu:
“Kalabilirsin… Ama zaman kalmaz.”
Teslim olmak istemiyordum.
Zihnim, İsfahan’ın o korunaklı duvarlarını yeniden örmeye koyulmuştu. Varoluşuma yaklaşan bu tekinsiz ateşe karşı mantıklı bir savunma hattı kurmaya çalışıyordu. Madem hamur ateşin mânasını bilemezdi, o hâlde o ateşten kaçmak aklın en doğal hakkı değil miydi?
Tam o sırada dergâhın ağır ahşap kapısı aniden açıldı. Hayır, açılmadı. Kaba, sabırsız bir kuvvetle içeri itildi adeta. O sert gıcırtı, avlunun dingin dokusunu bir bıçak gibi yırttı. İçeri bir adam girdi.
Baştan aşağı toza bulanmış, yıpranmış siyah bir keçeye sarınmıştı. Saçı sakalı birbirine karışmış, yüzü güneşten kavrulmuştu. Bir kalenderdi bu ama bildiğim hiçbir dervişe benzemiyordu.
Adımları sertti. Ölçüsüzdü. Sanki yürümüyor, bulunduğu yere hükmediyordu.
Dergâhın o ince, terbiye edilmiş sessizliğini ezip geçerken içimde ani bir huzursuzluk kabardı. Oysa ki burası sükûnetin ve edebin mekânıydı. Bu hoyrat adam burada ne arıyordu?
Doğrudan havuzun başına yürüdü. Etraftaki şaşkın bakışları zerre kadar umursamıyordu. Tam önümden geçerken adımlarını kesti.
Durdu.
Bana döndü.
Gözlerinde beni tedirgin eden bir şey vardı. Bu, ne sertlikti ne de delilik. Sanki karşısındakini tanımaya değil… ondan geriye ne kaldığını yoklamaya gelmişti.
Hasırın üzerinde kıpırdamadan oturuyordum.
O ise hafifçe üzerime eğildi.
Yüzünde ne bir bilgenin şefkati ne de bir öğretmenin dikkati vardı. Yalnızca bezgin, neredeyse tahammülsüz bir ifade.
“Ne çok gürültü yapıyorsun…” dedi hızlı ve sert bir tonda.
Dondum kaldım. Saatlerdir tek kelime etmediğimi söylemek istedim; ama kelimeler boğazımda taş gibi durdu.
O ise cevabımı beklemedi. Zaten bekleyecek biri değildi. Sırtını dönüp, tek bir an bile duraksamadan havuzun öte ucunda duran Mevlânâ’ya doğru yürüdü.
O an nefesimin kesildiğini fark ettim. Kapı kapanmıştı belki. Ama içeri giren şey içeride kalmıştı.
Ateş avludaydı.
V. BÖLÜM — UĞULTU
***
Kapının o sert gıcırtıyla açılmasının üzerinden üç gün geçmişti.
Şems konuşmuyordu. Geldiği an üzerime fırlattığı o "Ne çok gürültü yapıyorsun" cümlesinden sonra adeta dilsizleşmişti. Avlunun en gölgeli köşesinde, o yıpranmış siyah keçesine sarınmış hâlde oturuyor, ne derslere katılıyor ne de önüne konan yemeğe el uzatıyordu.
Fakat hiçbir şey yapmaması, her şeyi bozmasına yetiyordu.
Dergâhın o ölçülü sessizliği gitmiş, yerine her an patlamaya hazır, dinlenmesi zor bir uğultu gelmişti. Talebelerin huşu içindeki adımları yerini tedirgin fısıldaşmalara bırakmıştı. Kaçamak bakışlarla birbirlerine eğiliyor, seslerini alçaltarak aynı soruyu tekrar ediyorlardı:
"Kimdi bu adam?"
"Edebi, usulü hiçe sayan bu yabani neden başköşede ağırlanıyordu?"
İçten içe onlara hak veriyordum. İsfahan’ın o net, düzenli ve kesin sınırlarla çevrili dünyasından gelen aklım, bu kaba ve belirsiz varlığı reddediyordu.
Fakat asıl sarsıcı olan Şems'in yabaniliği değildi. Asıl sarsıcı olan, Mevlânâ'nın takındığı tavırdı:
Üçüncü günün sabahıydı. Avluda, her zamanki derslerden biri yapılıyordu. Mevlânâ, etrafında halka olmuş talebelerine aklın mertebelerini, bilginin sınırlarını anlatıyordu. Sesi, ilk gün dinlediğim o ney gibi yumuşak, berrak ve ikna ediciydi. Kelimeleri havuzun durgun suyuna düşüyor, oradan halkalar hâlinde zihinlere yayılıyordu.
Tam o sırada, köşedeki gölge hareket etti. Yerinden hafifçe doğruldu. Kara keçesini omzuna çekti.
Ne konuştu. Ne itiraz etti. Ne de dönüp baktı. Ama Mevlânâ’nın cümlesi havada asılı kaldı. Bir süre duraksadı. Bakışları, ağzının içine bakan onlarca talebesinden kayıp, avlunun o karanlık köşesindeki gölgeye kilitlendi. Bütün dergâh nefesini tutmuş, efendilerinin o muazzam cümleyi tamamlamasını, aklın mertebelerini izah etmesini bekliyordu.
Sessizlik uzadı. Birkaç saniye, belki de koca bir asır.
Sonra Mevlânâ usulca yutkundu, bakışlarını o gölgeden güçlükle koparıp yavaşça talebelerine çevirdi. Kendini toparladı. Yarım kalan cümlesini tamamladı...
Ama bana öyle geliyordu ki, o ilk günkü berraklıkta ince bir çatlak oluşmuştu. Sesi titrememişti. Kelimeler yine aynı kelimelerdi. Fakat onları taşıyan o görünmez kuvvette, o mutlak inançta bir eksilme vardı. Geldiğimden beri ilk kez, Mevlânâ'nın kelimeleri ararken zorlandığını görüyordum. Bir soruyu cevaplayamadığı için değil; sanki cevabın artık o kelimelerin içinde bulunmadığını fark ettiği için.
O gün ilk kez huzursuz oldum.
Çünkü bu adamın neyi değiştireceğini bilmiyordum. Daha kötüsü, değişimin çoktan başlamış olabileceğini hissediyordum.
VI. BÖLÜM — SORU
***
Sabah dersiydi. Dergâhtaki o boğucu, asılı kalmış gerginlik artık elle tutulur hâle gelmişti.
Şems yine aynı köşede, o siyah keçesine sarınmış, bir taş kadar hareketsiz oturuyordu. Günlerdir ağzından tek bir kelime çıkmamıştı. Artık ona bakmamaya, zihnimi onun o tekinsiz varlığından uzak tutmaya çalışıyordum ama gözüm irademe rağmen hep o köşeye kayıyordu. O sessizdi; fakat onun bu mutlak suskunluğu, binlerce insanın gürültüsünden daha ağırdı.
Mevlânâ dersi anlatıyordu. Sesinde, dünkü sarsıntının, o ince çatlağın izleri hâlâ duruyordu. Konu, ilim ve marifetti.
"İnsan," dedi, bakışlarını avludaki talebelerin üzerinde gezdirerek, "idraki ölçüsünde bilir; marifeti ölçüsünde yaklaşır. Hakikate giden yolun ilk kapısı, bilmektir."
İçimde hafif bir rahatlama oldu. İsfahan’ın, Hayyam’ın, ölçünün ve kesinliğin dünyasına yeniden dönmüştük. “Bilmek”… aklın en güvenilir dayanağıydı.
Tam da bu fikre yeniden yaslandığım anda, o sessiz köşe birden kıpırdadı.
Ne sesini yükseltti ne de bir meydan okuma hâli takındı. Sadece, son derece sade bir tonla araya girdi:
"Bir şey sorabilir miyim?"
Bir an için dergâhtaki bütün sesler geri çekildi. Mevlânâ cümlesini kesti ve yavaşça o köşeye, günlerdir kendisini sessizce izleyen o karaltıya doğru döndü. Başını hafifçe eğerek izin verdi.
Şems acele etmeden, sesinin tonunu hiç yükseltmeden konuştu:
"Bir adam vardı." dedi yavaşça. "Doyduğunu söyledi. Bir başkası vardı, ömrünün son anına kadar aç olduğunu itiraf etti... Söyle bana, hangisi hakikate daha yakındır?"
Kısa bir sessizlik oldu. Kimse bu tuhaf bilmecenin nereye varacağını anlayamamıştı. Şems kısa bir an sustu. Sonra ikinci soruyu avlunun ortasına bıraktı:
"Bâyezid-i Bistâmî, 'Şanım ne yücedir, cübbemin içinde Allah'tan başkası yoktur' dedi. Oysa Âlemlerin Efendisi Muhammed Mustafa, her gün 'Seni hakkıyla bilemedik, sana hakkıyla kulluk edemedik' diyordu... Hangisi daha büyüktür?"
Avludaki hava birden değişti.
Bu artık bir soru değil, bir sınır ihlaliydi. Talebelerin yüzündeki o donuk ifade, bunun sıradan bir felsefi soru olmadığını anlatıyordu.
İsfahan'dan getirdiğim aklımın terazisinde sorunun cevabı çok açıktı: Elbette Allah'ın elçisi, kendinden geçen bir sûfiden mukayese edilemeyecek kadar büyüktü. Bu, üzerinde düşünülmeyecek kadar basit, temel bir bilgiydi. Mevlânâ'nın, bir peygamberle bir sûfiyi aynı terazide tartan bu soruyu saniyeler içinde kesip atmasını bekliyordum.
Ama öyle olmadı.
Mevlânâ bakışlarını havuzun suyunda gezdirdi. Parmakları dizinin üzerinde usulca birbirine kenetlendi. Konuşmak için acele etmiyordu.
Sessizlik uzadıkça, avludaki bekleyiş neredeyse elle tutulur bir gerilime dönüşüyordu.
Neden sonra başını ağır ağır kaldırdı.
"Muhammed Mustafa daha büyüktür." dedi. Sesi dergâhın sessizliğini usulca yardı. "Çünkü Bâyezid'in kabı küçüktü, hakikatin tek bir yudumuyla dolduğunu sandı. Oysa Peygamber'in göğsü uçsuz bucaksızdı; o, her nefeste daha büyük bir susuzluk yaşadı."
İsfahan'dan getirdiğim akla göre, bundan daha sağlam bir cevap düşünülemezdi. Aklın ve ilmin o sarsılmaz dengesi yeniden kurulmuş gibiydi.
Ama Şems’in yüzünde en küçük bir değişiklik olmadı.
Ne başını salladı.
Ne onayladı.
Ne de karşı çıktı.
Sadece baktı.
O bakışta bir arayış yoktu.
Bir tartı da yoktu.
Sanki bu cevap, onun için çoktan aşılmış bir şeydi.
O an anladım:
Bu bir ilim meselesi değildi.
Hayyam bana cevapların, o kusursuz denklemlerin gücünü göstermişti. Ama o gün ilk kez şüphe ettim:
Doğru cevap… gerçekten son söz müydü?
Şems'in ilk gün yüzüme söylediği o cümle peşimi bırakmıyor, içimdeki gürültü susmuyordu.
VII. BÖLÜM — ÇATLAK
***
O sorunun sorulduğu sabahın üzerinden bir hafta geçmişti.
Dışarıdan bakıldığında dergâhta değişen hiçbir şey yoktu. Sabahları yine kudüm çalınıyor, Mevlânâ o büyük ahşap rahlenin ardına geçip dersini anlatıyordu. Her şey kendi düzeninde akıyor gibiydi.
Ama dersler bittiğinde kimse eskisi gibi dağılmıyordu. Talebeler avludan çıkmadan önce birbirlerine bakıyor, sonra hiçbir şey söylemeden başlarını çeviriyorlardı.
Kelimeler hâlâ aynıydı. Aynı ağırlığı taşıyordu.
Ama artık o kelimelerin arasında, daha önce olmayan boşluklar vardı.
Mevlânâ'nın, yıllardır emniyetle yürüdüğü ilim yollarında artık eskisi kadar rahat ilerlemediğini görüyordum. Bazen bir ayeti tefsir ederken duraksıyor, gözleri görünmeyen bir noktaya takılıyor, cümlesinin sonunu zahmetle tamamlıyordu.
Talebelerin arasındaki o sessiz huzursuzluk artık bastırılamıyordu. Kapalı bir kovandaki uğultu gibi büyüyordu. Herkes bir şeylerin değiştiğini hissediyor ama kimse adını koyamıyordu.
Benim içinse bunun tek bir kaynağı vardı:
Avlunun etrafında, hiçbir şeye karışmadan dolaşan o kara gölge.
Şems konuşmuyordu. Tartışmıyordu. Vaaz da etmiyordu. Ama Mevlânâ ile arasında kelimelere ihtiyaç duymayan, rahatsız edici bir dil kurulmuştu. Bazen Mevlânâ havuzun başında otururken Şems yanından geçiyor, adımlarını bile yavaşlatmadan, o paslı sesiyle tek bir cümle bırakıyordu:
“Hâlâ kelimelerle örtünüyorsun.”
Eskiden olsa, Mevlânâ’nın buna karşılık vereceğini düşünürdüm.
Ama yapmıyordu.
Başını kaldırmıyor, itiraz etmiyor… yalnızca susuyordu.
Ve o suskunluk, söylenen sözden daha ağırdı.
Aklım bu sessizliği bir türlü kabullenemiyordu. Bu, geri çekilmek değildi. Bu, açıklanabilir bir şey de değildi. Bu, sanki yavaş yavaş çözülmekti.
Ama ortada bir patlama yoktu. Şems bir dağı yıkmaya çalışmıyordu. Sadece o dağın en derin yerine bir damla bırakmıştı.
Ve şimdi…
O damla, çatlağın içinde ağır ağır ilerliyordu.
Çatlak görünmüyordu.
Ama hepimiz onun orada olduğunu biliyorduk.
VIII. BÖLÜM — HALVET
***
Sonunda o kapı kapandı.
Dergâhın en arkasındaki küçük, loş hücrenin ağır ahşap kapısı, Şems ve Mevlânâ içeri girdikten sonra içeriden sürgülendi. Ne bir talebe ne bir derviş ne de bir aile yakını… İçeriye kimsenin girmesine izin yoktu.
Dergâhta buna halvet diyorlardı.
Kapının ardında günlerin mi, yoksa haftaların mı eridiğini artık ayırt edemez olmuştum. İsfahan’da her şeyi açıkta görmeye, evrenin en gizli formüllerini kâğıt üzerinde çözmeye alışmış zihnim için bu kilitli ahşap kanat, tahammül edilmesi imkânsız bir kör noktaydı. Kapıya kulak kabarttım. Saatlerce, günlerce o eşikte bekledim.
Fakat içeriden hiçbir ses gelmiyordu. Ne yüksek sesli bir tartışma ne hararetli bir kelam mücadelesi ne de o tanıdık kitap sayfalarının hışırtısı… Sadece sağır edici, ağır bir sükûnet sızıyordu kapının altından. Aklın zırhını kuşanıp bir zihinsel düello izlemeyi beklerken, mutlak bir dilsizlikle cezalandırılmıştım. Benim için asıl dehşet verici olan, yanlış bir cevapla karşılaşmak değildi; o sükûnetin içindeki erişilemez bilgiydi.
Dergâhın avlusu ise tam anlamıyla bir matem yerine dönmüştü. Talebeler, ulu hocalarının bu hırpani yabancı tarafından adeta esir alındığını düşünüyor, kapının önünde çaresizce fısıldaşıyorlardı. O büyük ilim çınarı, ders kürsüsünü ve talebelerini terk edip nasıl bir gölgenin peşinden bir hücreye kapanabilirdi?
Sonra, bir ikindi vakti…
Kapı açıldı.
Nefesimi tutup baktım. İçeriden ilk çıkan Mevlânâ oldu.
Yüzünde ne vecd vardı ne de taşkın bir coşku. Adımları sakindi.Ama gözleri…bakmıyordu.
Bizim gördüğümüz hiçbir şeye değmiyordu.
Ağır ağır yürüdü. Rahlesinin yanına geldiğinde durdu. Eli, babasından kalan o eski yazmanın cildine dokundu. Bir an. Eskiden olsa… o kitaplara dönen bir adam görürdüm. Bu kez, elini koyduğu şeyden çok daha uzağında duran birini gördüm. Elini çekti. Yürüdü.
O kapının ardında ne olduğunu bilmiyordum. Ne söylendiğini, neyin kırıldığını…
Ama ilk kez şundan şüphe ettim:
İnsanı değiştiren cevaplar değildi. Çünkü kapıdan çıkan adam, aynıydı... Ve de artık değildi.
IX. BÖLÜM — HÂL İLMİ
***
Halvet bitmişti ama avludaki o ağır hava dağılmamıştı.
Ertesi günün ikindisinde Mevlânâ, havuzun kenarındaki mermer basamakta oturuyordu. Önünde, babasından kalan o kalın, deri ciltli yazmalar duruyordu; nesiller boyunca birikmiş bir aklın, bir düzenin, bir dünyanın ağırlığı.
Parmakları sayfaların üzerinde yavaşça dolaşıyordu. Eski bir dosta veda eder gibiydi.
Birkaç adım ötede, hasırın ucunda oturmuş, o tanıdık mürekkep kokusuna tutunmaya çalışıyordum. En azından burada… hâlâ bildiğim bir dünyanın sınırları vardı.
Şems’in gölgesi havuzun suyuna düştüğünde dervişlerin nefesi yine boğazlarında düğümlendi.
Yavaşça yaklaştı. Adımlarında ne bir saygı emaresi vardı ne de bir tereddüt. Mevlânâ’nın tepesinde durdu ve basamakta yığılı duran o asırlık defterlere baktı.
"Nedir bunlar?" diye sordu.
Mevlânâ başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde o eski medrese hocasının kesinliği yoktu ama sesindeki vakar yerindeydi:
"Babamdan emanet kalan kitaplar." dedi usulca.
Şems, o tekinsiz sakinliğiyle gözlerini Mevlânâ'ya dikti.
"Sana ne öğrettiler?"
Mevlânâ kısa bir an duraksadı, parmaklarını deri ciltten çekip, "Konuşmayı." dedi.
Şems'in yüzünde tek bir kas bile oynamadı. Sesi, havuzun pürüzsüz yüzeyini kesen soğuk bir rüzgâr gibiydi:
"Peki susmayı?"
Cevap beklemedi. Şems eğildi. Kitaplardan birini aldı. Hiç duraksamadan suya bıraktı.
Sonra ikinciyi...
Sonra üçüncüyü...
Yüzünde bir öfke ya da hınç yoktu. Sadece sarsılmaz bir kararlılık vardı. Suyun o tok sesi avluda peş peşe yankılandıkça içimden bir parçanın koptuğunu hissettim. İsfahan’da kitapların yok edildiği anlar, kâinatın karardığı anlardı. O mürekkep, benim bildiğim dünyanın en sağlam dayanağıydı. Şimdi ise havuzun duru suyu, dağılan siyah mürekkeple dalga dalga bulanıyordu. Sayfalar açılıyor, kelimeler suyun karanlığında boğuluyordu.
Dehşet içinde Mevlânâ’ya baktım. Öfkeyle ayağa kalkmasını, bu barbarlığa karşı ilmini ve mirasını savunmasını bekledim. Fakat kıpırdamadı. Sudan sızan mürekkebin havuzun dibindeki mermerleri karartışını izledi yalnızca.
Ve o an, dudaklarının kenarında beliren o ince, neredeyse görünmez tebessümü fark ettim.
O tebessüm, İsfahan'dan getirdiğim bütün mantık silsilelerine, Hayyam'ın masasında kuşanıp buraya kadar taşıdığım o sarsılmaz rasyonel zırha inat, aklımın taşıyamayacağı kadar hafifti. İçinde ne bir acı vardı ne de kaybetmenin verdiği o vakur kabulleniş.
Mevlânâ suya bakıyordu. Fakat izlediği kitaplar değil, omuzlarından düşen asırlık bir yüktü sanki.
Şems, havuzun kenarından çekilip yürümeye başladığında bir kez olsun arkasına bakmadı. Ben ise gözlerimi onlardan ayıramıyordum. O anda Hayyam’ın sözleri düştü aklıma; mürekkebin hakikati koruduğunu öğretmişti bana. Ama o günün sonunda… bundan da emin değildim artık.
X. BÖLÜM — ATEŞ VE PERGEL
***
Kitapların havuzun siyah mürekkebinde boğulmasının üzerinden haftalar geçmişti.
Bir gün onu, o kitapların atıldığı havuzun kenarında tek başına, suyun dibinde kalan kara lekelere bakarken buldum. Haftalardır susturmaya çalıştığım sorular ve onlara eşlik eden öfke, beni istemeden yanına sürükledi:
"Siz koca bir şehre aklın mertebelerini öğreten ulu bir müderristiniz." dedim, sesimdeki o sitemi gizleyemeden. "O kitaplar suya düştü diye hakikatin dili mi kurudu?"
Mevlânâ bakışlarını sudan ayırmadan gülümsedi ve o davudi sesiyle;
"Üç pervane vardı." dedi. "Karanlıkta bir kandil gördüler. Birinci pervane uzaktan geçip kandile baktı. Döndü ve diğerlerine, 'Ateş aydınlıktır.' dedi. İkinci pervane biraz daha yaklaştı, alevin harareti kanatlarına vurdu. Döndü ve 'Ateş sıcaktır.' dedi."
Yanı başındaki mermer basamağa oturdum.
"Üçüncü pervane ise hiç durmadı." diye devam etti. "Doğrudan alevin içine daldı. Düştü ve yandı. Bir daha da geri dönmedi." Başını yavaşça çevirip gözlerimin içine baktı. "Şimdi söyle bana İsfahanlı... Ateşi en iyi hangisi bildi?"
Sustum. Cevap vermemi beklemiyordu. Gözleri yeniden havuzun dibindeki siyah mürekkep lekelerine kaydı.
"Kış bitince," dedi usulca, "kim sobasını sırtında taşır?"
İçimde yıllardır birbirinden ayrılmayan bilgiyle tecrübe, ilk kez sessizce yer değiştirdi.
"İsfahanlı..." dedi bir süre sonra.
"Evet."
"Pergel döner."
"Döner." dedim.
"Peki ya, merkez döner mi?"
Zihnimde Hayyam'ın çalışma masası belirdi. Tunç pergel. Yıldız haritaları. Sabit bir merkez.
"Dönmez." dedim, anlamaya çalışarak.
Dudaklarının kenarında o sarsıcı tebessüm belirdi.
"Pervane," dedi "kandilin etrafında döndüğünü sanır. Ateşe düşünce, ne kandil kalır, ne pervane."
Ayağa kalktı. Hırkasını omuzlarına alırken avlunun kerpiç duvarlarına akşamın ilk soğuk gölgesi düşmüştü. Aklımın sınırlarında çaresizce çırpınarak arkasından baktım.
"Peki ben bunu nasıl anlayacağım?" diye fısıldadım duyulur duyulmaz bir sesle.
Mevlânâ kapıya doğru yürürken adımlarını yavaşlattı. Arkasına dönmeden, omuzlarının üzerinden cevap verdi:
"Sen hâlâ söz istiyorsun. Oysa söz, kapıya kadardır."
XI. BÖLÜM — SEMA
***
Dergâhın avlusu zifiri bir karanlığa bürünmüş, sadece ortadaki fenerin cılız ışığı mermerlerin üzerindeki tozu aydınlatıyordu. Avluda ağır, dilsiz bir sessizlik vardı. Hiç kimse konuşmuyordu. Çünkü kapı geçilmiş, söz bitmişti.
Mevlânâ yavaşça avlunun ortasına yürüdü. Üzerindeki o ağır siyah cübbeyi, o eski dünyasının son örtüsünü usulca omuzlarından sıyırdı, attı. Altındaki bembeyaz hırkayla kalmıştı. Gözlerini kapattı.
Neyin o asırlık, keskin feryadı karanlığı yardığında, kollarını yavaşça iki yana açtı. Sağ elinin avucunu göğe, sol elinin avucunu ise toprağa doğru çevirdi. Başını hafifçe omzuna yatırdı.
Ve dönmeye başladı.
Döndükçe, havuz da dönüyordu sanki. Ateş de. Yıldızlar da. Birbirinden ayrı sandığım her şey, aynı sessiz dairenin içinde eriyor, tek bir dönüşe karışıyordu.
O an, haftalar önce dinlediğim o pervane kıssası yeniden içimde canlandı.
Meğer üçüncü pervane ateşi öğrenmemişti.
Ateş olmuştu....
Elimi usulca cübbemin cebine attım. Parmaklarım, İsfahan'dan ayrıldığım o geceden beri yanımdan hiç ayırmadığım o soğuk, ağır nesneye dokundu.
Hayyam’ın bana verdiği bronz pergel. İsfahan'dan beri cebimde taşıdığım en ağır emanetti.
Pergelin iki ayağı avucumun içinde usulca kapandı.
Eğildim.
Şems’in ilk gün tozlarını bıraktığı o kuru toprağın üzerine pergeli sessizce bıraktım.
Kırmadım.
Fırlatmadım.
Sadece bıraktım.
Belki de üçüncü pervane ilk kez o anda ateşe dokundu.
İlk kez sustuğumda eksilmediğimi hissettim.
Çünkü söz...
Gerçekten kapıya kadardı.
XII. BÖLÜM — KASİYUN'UN GÖLGESİ (MONOLOG)
***
Konya’nın o dilsiz sema gecesini arkamda bırakıp güneye, Şam’a doğru yürürken, heybemde ne bir harita vardı ne de cebimde yönümü bulduracak bir pergel.
Yola ilk çıktığımda niyetim, tarih kitaplarının soğuk kaidelerine oturtulmuş maskelerin ardına bakmaktı. Uzun bir yolculuk boyunca zihnimi terbiye etmiş, nefsimle savaşmış; aklın ve iradenin taşlarıyla sarsılmaz bir "benlik" inşa etmiştim. Bütün o çaba, yenilmez ve kusursuz bir kale kurmak içindi.
Sonra Konya'ya geldim...
Ve Mevlânâ o kaleyi ateşe verdi.
Şimdi anlıyordum, Konya, Zihnin (Akan) ve Nefsin (Çatışan) son, Gönlün (Yanan) ilk durağıydı. Yıllarca ilmek ilmek ördüğüm o mağrur "Ben", Konya'daki havuzun dibinde siyah bir mürekkep lekesine dönüşmüştü. Pervane ateşe düşmüş; ne kandil kalmıştı ne de merkezi sabit bir pergel.
....
Fakat Şam’ın kapılarına dayanıp, Kasiyun Dağı’nın gölgesine sığındığımda, o hiçliğin tam ortasında yepyeni ve tekinsiz bir şüphe filizlendi:
İnsan her şeyden vazgeçtiğinde büsbütün yok olmuyordu; geriye, kime ait olduğunu bilmediği bir gölge kalıyordu.
Bir akşam vakti, Şam’ın dar ve taştan sokaklarındaki bir sebilin önünde durdum. Eğilip mermer yalağın içindeki durgun suya baktım. Yüzüm, suyun o dilsiz aynasına vurdu. Sakalıma kırlar düşmüş, gözlerimin etrafına aştığım yolların ve yıktığım kalelerin ince çizgileri kazınmıştı. Suya yansıyan o surete, bir zamanlar "ben" diyerek taşıdığım o etten ve kemikten maskeye uzun uzun baktım. Baktıkça suretim bana yabancılaştı.
Ve o an, içimde dipsiz bir uçurum gibi açılan o sarsıcı soru düştü zihnime:
Bu sudaki aksine bakan kim?
Eğer aklın duvarları İsfahan'da yıkıldıysa, eğer irade ve benlik Konya'nın ateşinde kül olduysa... Şu an Şam sokaklarında yürüyen, acıkan, üşüyen ve bu suya bakan adam kimdi? Konya’da anladığımı sandığım o "hiçlik", meğer son menzil değilmiş. İnsan tamamen boşaldığında yok olmuyor; aksine, gerçekliğin o ele avuca sığmaz muammasıyla karşı karşıya kalıyordu.
Sebilin başından çekilip göğe, dağın eteklerine süzülen kızıllığa baktım. Garip bir his her geçen saniye üzerime çöküyordu. Sanki etrafımda gördüğüm bu kadim şehir, çarşıdaki baharat kokuları, minarelerden yükselen sesler ve hatta kendi bedenim... Hepsi uykuda görülen koca bir rüyanın parçası gibi iğretiydi.
Gözümün gördüğü bu dünya gerçek değilse, arkasındaki asıl hakikat neydi? Konya’da sınırların yıkılışına şahit olmuştum; şimdi ise Şam’da, o yıkılan sınırların ardında uzanan o tek ve devasa kâinatın, o mutlak "Bir"liğin sırrını bulmam gerekiyordu.
...
Duyduğum bir fısıltı beni bu şehre, Kasiyun Dağı’nın eteklerine getirmişti. Şehirde ona "Şeyh-ül Ekber" diyorlardı. Varlığın bir hayal perdesi, kâinatın ise tek bir nefesin farklı kılıklara girmiş aynası olduğunu anlattığını duymuştum.
Yönümü dağın eteklerine, o büyük birleştiricinin, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin nefes aldığı o serin avluya doğru çevirdim.
Elimde ne bir ölçü vardı ne de yüreğimde bir iddia. Kırık bir pergelden arta kalan boşlukla; rüyadan uyanmak isteyen bir fâninin çıplak gözleriyle yürüdüm.
ÖZGÜNLÜK BEYANI VE KURGU-GERÇEKLİK AYRIMI
- "Hayali Söyleşiler" dizisinin özgün bir parçası olan bu metin; Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Şems-i Tebrîzî, Ömer Hayyam ve monolog kısmındaki kısa girişiyle Muhyiddin İbnü'l-Arabî gibi tasavvufun köşe taşlarını bir araya getirerek, onların varoluşsal argümanlarını edebi bir dille sunmayı hedeflemektedir.
- Tarihsel ve Düşünsel Olanlar: Metinde yer alan kıssalar (Ney'in sızısı, hamurun yanışı, pervanenin ateşe düşüşü), felsefi krizler (Şems'in Bâyezid sorusu) ve menkıbevi olaylar (Kitapların suya atılması) tümüyle adı geçen düşünürlerin kendi eserlerine ve tarihsel anlatılara dayanmaktadır. Mevlânâ'nın akla ve söze yönelttiği eleştiri ile Şems'in yıkıcı usulü tasavvuf tarihinin değişmez gerçeklikleridir. Gerisi kurgudur.
KAYNAKÇA
- Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî. Mesnevî-i Mânevî. Metin boyunca işlenen "ney'in kamışlıktan koparılışı" (ayrılık acısı), "tohumun toprağa düşmesi", "hamurun yoğrulup ateşte pişmesi" ve "pervane ile mum" gibi alegoriler, Mesnevî'nin I., II. ve III. defterlerindeki temel tasavvufi öğretilerden referansla kurgulanmıştır.
- Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî. Dîvân-ı Kebîr. Evrenin kozmik dönüşü (Sema), yıldızların ve insanın Hak etrafındaki ilahi raksı temaları bu eserden ilhamla yazıya taşınmıştır.
- Şems-i Tebrîzî. Makâlât. Şems'in Mevlânâ'ya sorduğu meşhur "Bâyezid-i Bistâmî mi daha büyüktür, yoksa Hz. Muhammed mi?" sorusu ve aklın, çok konuşmanın (lafzın) hakikat yolundaki engellerine dair eleştirileri bu kaynaktan alınmıştır.
- Ahmed Eflâkî. Menâkıbü'l-Ârifîn. Şems'in aniden Mevlânâ'nın ders halkasına dâhil oluşu ve kitapları/defterleri havuza atarak kâl (söz) ilmini yıkıp hâl (tecrübe) ilmini başlattığına dair tarihsel-menkıbevi hadiseler, kurgunun dramatik sahnelerine temel teşkil etmiştir.
- Muhyiddin İbnü'l-Arabî. Füsûsu'l-Hikem. XII. Bölümdeki monologda geçen, varlığın aynalığı, görünenin rüya oluşu ve mutlak birlik (Vahdet-i Vücûd) temaları bu eserin "Âlem-i Misâl" (Hayal Âlemi) öğretisine atıftır.







Yorumlar
Yorum Gönder