SONSÖZ: YANKININ İZİNDE
Sayfalar bitmişti.
Yol, bitmemişti.
Bugün geriye dönüp baktığımda, bu yolculuğa çıkan o ilk adamı artık tam olarak tanıyamıyorum. Aynı adı taşıyoruz. Aynı gökyüzünün altında yürüyor, aynı aynaya bakıyoruz. Ama sanki birbirimizin hayatını uzaktan seyreden iki yabancıyız. Onun neyin peşine düştüğünü biliyorum. Ama neden o kadar telaş ettiğini, neden bütün cevapları bir ömre sığdırmaya çalıştığını artık anlayamıyorum.
O günlerde içimde eksik bir şey olduğunu hissediyordum ama neyin eksik olduğunu bilmiyordum. Bu yüzden karşıma çıkan her büyük ismin gölgesinde biraz daha oyalanıyordum. Her birinde, benden eksik kalan parçayı bulacağımı sanıyordum. Sonradan fark ettim ki aradığım şey onların söylediklerinde değil, benim henüz duymaya hazır olmadığım yerdeydi.
Bu seriyi bitirdikten sonra ilk kez bütün yolculuğa tek parça hâlinde baktım.
O zaman zihnimde sessizce beliren soru şuydu:
Neden tam da onlar?
Aynı çağda yaşamamışlardı.
Aynı dili konuşmamışlardı.
Aynı hakikati aynı kelimelerle anlatmamışlardı.
Hatta çoğu zaman birbirlerini görseler, belki birbirlerine itiraz edeceklerdi.
Buna rağmen ben onları aynı masaya oturttum.
Uzun süre bunun sebebini düşündüm.
Cevabı ise onların hayatlarında değil; dönüp kendi hayatıma baktığımda buldum.
Ben onları seçmemiştim.
Eksiklerim seçmişti.
Her durakta aynı hakikati aradığımı sanıyordum. Oysa her durakta başka bir eksiğim konuşuyordu.
Birinden kuvvet istemiştim.
Bir başkasından aklın sükûnetini.
Bir diğerinden şüphenin cesaretini.
Bir başkasından aşkın ateşini.
En sonunda ise bütün bu parçaların birbirinden ayrı olmadığını fısıldayan sesi...
Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki bu defter, büyük insanların hikâyesini anlatmıyormuş.
Onlar yalnızca aynalarmış.
Bu sayfalarda asıl anlatılan, o aynalara her baktığında biraz daha değişen insanmış.
Yıllar sonra anladım ki onların hiçbiri bana yeni bir hayat vermedi. Bana yalnızca, uzun zamandır taşıdığım ama adını bilmediğim şeyi gösterdiler. İlk zamanlar onu eksiklik sandım. Sonra yük sandım. En sonunda anladım ki değişmesi gereken taşıdığım şey değilmiş. Onu taşıyan insanmış.
İnsan bazen yol aldığını sanıyor. Oysa yol, insanın içindeki fazlalıkları usul usul eksiltiyor.
Kesin olma arzusu...
Haklı çıkma ihtiyacı...
Kendini ispat etme telaşı...
Bir başkasının gölgesinde tamamlanabileceğine dair inanç...
Yol bunları birer birer alıp götürüyor. Sonunda geriye, kendine biraz daha yaklaşmış biri kalıyor. Belki de bütün bu yolculuğun bana bıraktığı en sessiz değişim buydu. Artık hakikati yalnızca büyük sözlerde aramıyordum.
Bakışım değiştikçe, dünya da değişiyor gibiydi.
Bu yüzden artık yeni bir üstat aramıyorum. O eski parşömenlerin, kusursuz heykellerin ya da ulaşılmaz dağların zirvesindeki o büyük sırrı kovalamıyorum.
Çünkü üstat ortadan kalkmadı. Yalnızca hayatın içine dağıldı.
Bir zamanlar yalnız bilgelerin yüzünde aradığım hakikat; şimdi önümde koşan bir çocuğun gülüşünde, bakırcının elindeki bezde, sokağın köşesinde yükü devrilmiş bir hayvanın çaresizliğinde, rüzgârda usulca eğilen bir ağacın sükûnetinde de karşıma çıkıyor.
Belki de bütün o uzun yolculuk boyunca değişen dünya değildi.
Ben, ilk kez onu olduğu gibi görmeye başlamıştım.
Bir zamanlar cevap aramak için yola çıkıyordum.
Şimdi ise yürüdüğüm her yol, bana yeniden soru soruyor.
Defteri kapattım.
Hayat kaldığı yerden devam ediyor.
Yeni bir yolculuğun kapısını usulca aralık bırakarak...
Çünkü artık biliyorum:
Yol, yolda olanı terbiye eder.

Yorumlar
Yorum Gönder