Görünmeyeni İşitmek III. FASIL: ŞEYHÜ'L EKBER'İN İZİNDE (10. Bölüm / 1. PARÇA)
Her yol bir adımla değil, bir bakışla başlar.
Şam'a vardığım gün bunu bilmiyordum.
SU
Su akıyordu. Ben ise ilk kez duruyordum. Eski, yosunlu bir şadırvanın lülesinden süzülen su, mermer yalağa dökülüyordu. Eğilip yüzüme baktım. Yüzey o kadar sakindi ki, karşımda duran adamı suda değil de sanki çok eskiden unutulmuş bir hatıranın içinde görür gibiydim. Bir süre sonra ben kıpırdadım; o da kıpırdadı. Uzun süre birbirimize baktık. Emindim... Tanışmıyorduk.
Şam’ın dar sokaklarında günlerdir yürüyordum. İsfahan’ın köşeli taşlarından, Konya’nın yakan rüzgârından sonra burası ne soğuktu ne de sıcak. Kasiyun Dağı'nın eteklerine doğru kıvrılan bu yokuşta hiçbir şey yerinden oynamıyordu. Ama ben, hiçbir şeyin yerinde durduğundan da emin değildim.
Etraftaki uğultu, çarşının sesi ve telaşlı ayak sesleri ağır ağır geriye çekildiğinde, geriye sadece suyun o dilsiz akışı kaldı. Tam o sırada, asırlık çınardan kopan sararmış bir yaprak süzülerek suyun tam ortasına düştü. Yansımam dağıldı.
"Yaprak suyu bozdu." dedi arkamdan bir ses.
Sese döndüğümde, üzerinde yıpranmış, tozlu bir hırka olan yaşlı bir adam gördüm. Omzundan boş bir su kırbası sarkıyordu, belindeki kuşağa da ahşap taslar iliştirilmişti. Yüzüme hiç bakmadan taslarından birini şadırvanın lülesinin altına uzattı.
"Evet." dedim, suda dağılan yansımama bakarak. "Yüzüm kayboldu."
Tasının dolmasını beklerken, sıradan bir şeyden bahseder gibi, "İnsan da böyledir." dedi.
"Nasıl?"
Tası sudan çıkarıp dudaklarına götürdü ve suyu ağır ağır içti. Sonra ahşap tası avuçlarının arasında çevirerek içinde kalan o son birkaç damlaya baktı. "Suyu rüzgâr bulandırır, insanı ise alışkanlık."
Islak parmaklarını omzundaki tozlu hırkaya özensizce silip boynunu usulca esnettikten sonra tası yeniden belindeki kuşağa sıkıştırdı.
"Ben," dedim arkasından seslenerek, "Şeyhü'l-Ekber'i arıyorum."
Yaşlı adam ellerini çırpıp hırkasının eteklerini düzeltti ve sokaktan geçen bir yük arabasından sakınmak için kenara çekildi. Yüzüme bakmadan, dümdüz bir sesle, "Aradığın adam seni beklemiyor." dedi.
"Beni tanıyor mu?"
Sucu cevap vermedi. Yürümeye başladı. Çarşının kalabalığına karışmadan hemen önce, taş sokağın köşesinde durdu. Arkası dönük bir hâlde yokuş aşağı seslendi:
"Hiç kaybolmayan biri bulunur mu?"
Ve o kalabalığın içinde gözden kayboldu. Şadırvanın başında, zihnimde yankılanan o soruyla tek başıma kalakaldım.
Kaybolan kimdi?
Su yeniden durulmuştu. Eğilip bir kez daha baktım; az önceki adam hâlâ oradaydı. Şadırvandan ayrıldım. Adımlarım taş sokakta yankılanmaya başladığında, şadırvanın hemen aşağısındaki bir seyyar satıcının tezgâhına takıldı gözüm. Adam eline bir nar almış, onu uzun uzun çeviriyor, kabuğundaki ince çatlağı başparmağıyla usulca yokluyordu. Sonra hiç acele etmeden, o narı sandığın en altına bıraktı ve yavaşça başka bir nara uzandı...
Bir an durdum. Sonra yürümeye devam ettim. Uzaktan, yokuşun başındaki şadırvanın sesini duyuyordum.
Su, hâlâ akıyordu.
IŞIK
Dar sokağın ortasında bir çocuk oturuyordu. Elindeki kırık aynayı güneşe doğru kaldırmıştı. İki yanımda yükselen taş duvarlar, gökyüzünü ince mavi bir çizgiye hapsetmiş, güneş o daracık aralıktan tek bir sütun gibi iniyordu. Sokağın serinliğine sığınıp çocuğu izlemeye başladım.
Aynayı ışığın içine sokuyor, camdan seken o parlak lekeyi sokağın gölgelerine düşürüyordu. Aynı ışık; duvarda pürüzlü, ahşap kapıda yumuşak, yerdeki toprakta soluktu. Çarptığı her yüzeyde başka bir şekil alıyor ama yukarıdan inen o sütundan hiçbir şey eksilmiyordu. O sadece oynuyor; gölgelerin içine aniden düşen o yuvarlak lekeyi izleyerek kendi kendine gülümsüyordu.
O sırada sokağın başından, ondan çok daha küçük başka bir çocuk koşarak geldi. Duvardaki ışık lekesini görünce durakladı. Ellerini uzatıp taşın üzerindeki o sarı aydınlığı yakalamaya çalıştı. Avuçlarını hızla kapattı ama açtığında elleri tamamen boştu.
Aynayı tutan çocuk gülerek, "Oraya koşma." dedi. "Ben güneşi tutmuyorum."
Küçük olan anlamayarak ona bakınca, hafifçe ekledi: "Sadece yerini değiştiriyorum."
Sonra aynayı yavaşça cebine koydu. Yerden kalkıp küçük çocuğun elinden tuttu ve sokağın sonundaki aydınlığa doğru koşarak gözden kayboldular. Çocukların ayak sesleri uzaklaşırken sokak yeniden o ağır sessizliğine büründü.
Fakat çocuk gitmeden hemen önce, cebine koyduğu o kırık aynadan seken son bir ışık huzmesi, sokağın köşesindeki eski, ahşap bir dükkânın açık penceresine vurmuştu. Işık, loş dükkânın içindeki tezgâha; başını eski bir parşömene eğmiş yaşlı bir hattatın o çatlak hokkasına düştü...
Güneş hâlâ aynı yerdeydi.
HARF
Işığın düştüğü pencerenin önünde durdum. Dükkân is, eski kâğıt, deri ve kurumuş mürekkep kokuyordu. İçeride, tezgâhın ardında yaşlı bir hattat oturuyordu. Sırtı hafifçe kamburlaşmış, yüzü önündeki parşömene doğru eğilmişti. Kalemi tutan elinin başparmağıyla işaret parmağının arasını usulca ovaladıktan sonra, kamış kalemini masasının kenarında duran o boydan boya çatlak siyah hokkaya daldırdı. Eşikte durmuş, onu izliyordum.
Fazla mürekkebi hokkanın ağzına hafifçe vurdu, sonra bileğini neredeyse görünmeyecek kadar ince bir kavisle çevirdi. Kalemin kâğıt üzerinde bıraktığı o hışırtıyı dinledim. Harfin gövdesi şekillendi. Hattat kamışı ustaca kaldırıp yeniden kâğıda yaklaştırdığı tam o an, ucundan ağırlaşan bir mürekkep damlası koptu ve çizginin dışına, kâğıdın beyaz boşluğuna düştü.
Gözüm o kara lekeye takıldı. "Mürekkep damladı." dedim eşikten.
Hattat umursamadı. Kâğıttan başını bile kaldırmadan, boşta kalan sol eliyle parşömeni kendine doğru biraz daha çekti. Gözlerini kısıp kâğıdın ortasındaki o yalnız, kara lekeye uzun uzun baktı.
"Mürekkep," dedi dingin, telaşsız bir sesle, "yolunu bilir."
Yeni bir kâğıt almadı. Lekenin üstünü örtmeye, onu kazımaya çalışmadı. Kamışını yeniden hokkaya daldırıp, o damlanın bittiği yerden belli belirsiz bir çizgi çıkardı. Sonra ince bir kıvrım çekti; çizgi, damlanın etrafından dolaştı. Az önce bir kusur gibi duran o siyah leke, artık yeni bir kelimenin içinde asıl yerini bulmuştu.
Kamışın kâğıt üzerindeki o sabırlı dansını ardımda bırakarak eşikten usulca ayrıldım. Sokağa adım attığımda, dükkânın kuytusundan süzülen ince ses şehrin uğultusuna karışıyordu. Kelime tamamlanmış ancak mürekkep henüz kurumamıştı.
SES
Kalabalığın içinde yürürken, gürültünün arasından ince bir ıslık sesi yükseldi. Rüzgârın dar bir aralıktan geçerken çıkardığı o tekinsiz, tiz iniltiye benzeyen bu sese doğru merakla adımlarımı yavaşlattım. Sokağın köşesinde, gölgede kalmış dar bir atölyeydi burası. Kapısının iki yanına boy boy, demet demet sazlar yığılmıştı. Eşikten içeriye düşen soluk gün ışığı, havada uçuşan ince toz zerrelerini aydınlatıyor; yerde sararmış kamış parçaları, kıvrık yongalar ve incecik talaşlar birikiyordu.
İçeride kimse müzik yapmıyordu. Tezgâhın başında oturan yaşlı bir usta, elindeki eğri bıçakla sadece kamış kesiyordu. Sessizce içeri girip kenarda durdum. Usta varlığımı fark etmemiş gibiydi.
Tezgâhın üzerindeki yığından sararmış, boğumlu bir kamış aldı. Önce kabuğunda parmaklarını gezdirdi, ağırlığını tartarcasına uzun uzun baktıktan sonra elindeki ince, keskin bıçağı kamışın ağzından içeri soktu. İçini oymaya, o yumuşak özü yavaş yavaş kazımaya başladı. Bıçak ilerledikçe sert bir düğüme denk geliyor, adam duraksamadan bileğini hafifçe kıvırıp o boğumu da delip geçiyordu. Bıçağı her geri çektiğinde, kamışın içinden sarı, ölü lifler dökülüyordu. Yılmadan, tekrar tekrar kazıdı o dar boşluğu.
"İçini tamamen boşaltıyorsunuz." dedim.
Usta durmadı. Beni duymamış gibiydi. Bıçağın kamışın iç duvarına sürtünürken çıkardığı o ince ıslık sesi devam etti. Sessizlik uzadı; avluda sadece dökülen liflerin ve yontulan ahşabın hışırtısı vardı.
Epey bir zaman sonra bıçağı usulca tezgâha bıraktı. "Dolu kamış," dedi tok bir sesle, "ses vermez."
İçini tamamen boşalttığı o kamışı diğerlerinin yanına bıraktı. Eşikten sessizce geri çekildim. Atölyeden uzaklaşırken, bıçağın kamışa sürtünme sesi hâlâ duyuluyordu.
EŞİK
Şam'ın dar sokaklarına akşam ezanı düşüyordu. Dükkânlar kapanmış, çarşının telaşlı uğultusu yerini ağır bir sessizliğe bırakmış, insanlar çoktan evlerine dönmüştü. Kasiyun Dağı'nın eteklerine doğru kıvrılan o loş, taşlık yokuşu ağır ağır tırmandım. Ayaklarım beni sokağın sonundaki eski, ahşap bir kapının önüne getirdi.
Durduğumda, Şam tamamen sessizleşmişti. Elimi kaldırdım. Tokmağın soğuk demirine dokundum. Parmaklarım bir an sıkıldı, sonra çaresizce gevşedi. Vuramadım. Elim yavaşça yanıma düştü.
Rüzgârın bile esmediği o derin bekleyişin ardından, içeriden tok bir ayak sesi geldi. Ahşap kapı sessizce, ağır ağır aralandı. Loşluğun içinden beliren genç dervişin yüzünde ne kim olduğuma dair bir merak ne de kapıda bekleyen bu yabancıya karşı bir şaşkınlık vardı.
"Buyurun." dedi yalnızca ve eşikten çekilip, o karanlık boşluğa yol verdi.
HUZUR
İçeri girdim. O karanlık boşluktan geçerek küçük, toprak zeminli bir avluya vardım. Ortada durgun bir havuz, iki yanında ise göğe uzanan ince serviler vardı. Duvara asılı tek bir kandilin titrek sarı ışığı, avlunun karanlığını zar zor kırıyordu.
Havuzun kenarındaki taş sedirde bir adam oturuyordu. Başında sade bir sarık, üzerinde koyu renkli bir hırka vardı. Dalgın bir vaziyette, elinde tuttuğu kurumuş bir nar kabuğunu parmaklarının arasında yavaşça çeviriyordu. Kapıyı açan derviş sessizce kaybolduğunda, avluda iki kişi kaldık.
Bekledim. Yalnızca servilerin hışırtısı ve kandilin cılız çıtırtısı duyuluyordu. Dakikalar geçti, adam hiç kıpırdamadı. Ay servilerin tepesinden sıyrılıp yüzünü havuzun suyuna düşürdüğünde, elindeki nar kabuğunu usulca yanına bıraktı. Hâlâ bana bakmıyordu.
"Kapıyı çalmadın." dedi.
Sesinde ne bir merak ne de bir soru vardı. Yalnızca kaskatı bir tespit. Sonra aynı durgunlukla ekledi: "Otur."
Havuzun diğer ucundaki taş sedire usulca iliştim. Yine sessizlik oldu ama bu kez o gergin bekleyiş yoktu. Dudaklarımı araladım.
"Yolda..." dedim titreyen bir sesle.
Adam başını yavaşça bana doğru çevirdi. Kandilin ışığını yutan o dipsiz kuyuyu andıran gözleriyle yüzüme baktı ve sözümü kesti:
"Yol buraya gelmedi." dedi. "Sen geldin."
DURAK
Avluya çöken sessizlik, aramızdaki boşluğu ağır ağır doldurdu. O bakışlarını havuzun karanlık yüzeyine indirdiğinde, ben de sırtımı arkamdaki taşa usulca yasladım. Günlerdir içimde kasılıp duran o görünmez düğüm çözülüyor, parmaklarım dizlerimin üzerinde yavaşça gevşiyordu.
Çok geçmeden ellerini dizlerinin üzerinde kavuşturdu. Bakışları havuzdan koptu, gecenin içinden süzülüp yeniden yüzümü buldu.
"Buraya niçin geldin?"
Cevap, dilimin ucunda değildi. Zihnimde günlerdir yankılanan o büyük, iddialı cümlelerin hiçbiri bu avluya girememişti sanki.
"Bilmiyorum." dedim.
Gözlerini benden hiç ayırmadı. Yüzümde, sesimde, hatta duruşumda saklı olan o çaresizliği okur gibiydi. O dilsizce izledikçe, içimdeki kelimeler kendiliğinden dökülmeye başladı.
"Yol boyunca bildiğimi sanıyordum." diyebildim yutkunarak. "Ama buraya gelince unuttum."
Dudağının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
"Güzel."
Bakışlarını yeniden havuzun sularına bıraktı. Kandilin ateşi usulca çıtırdadı, mermer lüleden süzülen incecik suyun sesi gecenin içine aktı. O suyla birlikte, içimdeki o bitmek bilmez acele de usulca erirken, karanlığın içinden o tek kelime döküldü:
"Sor."
SORU
Kandilin cılız ışığı havuzun suyunda titrerken öne doğru eğildim. Yıllardır zihnimde biriktirdiğim o koca felsefe kütüphanesinin ardından, soracak tek bir kelimem kalmamıştı.
"Ne soracağımı..." dedim, sesim avlunun duvarlarında asılı kaldı, "...bilmiyorum."
Sözümü tamamlamamı, bir mazeret üretmemi beklemedi. Çok eski bir yaraya dokunur gibi sordu:
"Yol boyunca ne sordun?"
Gözlerimi taş zemine indirdim.
"Güçlü kalmayı sordum." dedim. "Sarsılmamayı."
Avludaki sükûnet, sözlerimi bir sünger gibi emdi. O araya girmeyince, içimdeki dökülme devam etti.
"Şüphe duymayacağım bir kesinlik istedim. Teselli aradım."
Cümleler ağzımdan çıktıkça, aslında ne kadar yorgun olduğumu ilk kez o taş sedirin üzerinde fark ediyordum. Söyleyeceklerim bittiğinde avlu yeniden o derin, dilsiz kuyusuna çekildi. Suyun sesi, gece ve taş duvarlar... Hepsi benimle birlikte bekliyordu.
"Başka?" dedi usulca.
Konuşamadım.
BİLMEK
Avluya vuran o hafif gece serinliğinin içinde, Şeyh havuzun titreyen suyuna bakmayı sürdürdü.
"Yol boyunca güçlü kalmayı aradığını söyledin." dedi usulca. "Kesinliği... Teselliyi..."
Başını hafifçe kaldırıp adeta omuzlarımdaki o görünmez yorgunluğa baktı. "Bunlardan hangisini buldun?"
Cevap veremedim. Sadece lüleden dökülen suyun o tekdüze şırıltısı duyuluyordu. Zihnimdeki boşluğu kırmak istercesine sessizliği o bozdu:
"Çölde kalan adam ne arar?"
"Su." diyebildim.
"Suyu bulunca ilk yaptığı nedir?"
"Kana kana içmek."
"Peki su, ona yeni bir tat mı verir?"
Kelimelerin nereye varacağını anlamaya çalışarak duraksadım. "Hayır." dedim. "Su, bildiğimiz sudur."
Gözlerini yeniden havuzun karanlık yüzeyine indirdi. "Aynı su, hastanın bedenine girer şifa olur. Çöldeki yolcuya can olur. Irmağa düşünce sadece sudur."
Bana dönmeden, gecenin içine doğru sormaya devam etti:
"Peki, ilk yudumla, kanıp doyduktan sonraki onuncu yudum aynı mıdır?"
"Değildir."
"Ama su değişmedi." dedi. "Yağmur da aynı yağmurdur. Taşa düşer, iz bırakmaz. Toprağa düşer, yeşillik olur."
Sesi gecenin içinde ağır ağır yankılanırken, kandilin ışığı havuzun sularında dalgalandı.
"Susuzluk gider." diye fısıldadı. "Su kalır."
Sonra bütün o karanlığı delip geçen sarsılmaz bir bakışla bana döndü:
"İnsan, bildiği şeyin değiştiğini sanır. Oysa değişen daima kendisidir."
AKIL
Uzun süre havuzun durgun sularına baktım. Az önce söylediği o tek cümle zihnimde dönüp duruyordu. Havuz aynı havuzdu. Su aynı suydu. Bir tek ben, o eşikten içeri giren adam değildim artık.
İçimde kalan o son dirençle başımı kaldırdım. "Öyleyse..." dedim. "Akıl insanı nereye kadar götürür?"
Şeyh sudan gözlerini hiç ayırmadı. "Göz yalnızca rengi görür." dedi bir anda.
Uzanıp havuzun kenarındaki bakır tası aldı. İçine dolan suyu yavaşça geri döktüğünde, suyun halkaları karanlık yüzeyde usulca genişledi.
"Kulak sesi işitir, dil tadı bilir."
Elindeki tası kenara bırakıp karanlık avluya doğru yavaşça adımladı. "El sıcakla soğuğu ayırır. Ancak göz kokuyu bilmez, burun da rengi seçmez."
Durdu. Yüzünü bana döndü. Sesi, etrafımızdaki taş duvarlar kadar kesindi.
"Terazi sesi tartamaz. Kılıç suyu biçemez. Harita yolu yürüyemez. Hiçbiri diğerinin yerine geçmez. Ama insan, elindeki tek bir aletten bütün varlığı kuşatmasını bekler."
Sözlerinin avluda bıraktığı o ağır yankı sönüp de suyun sesi tamamen kesildiğinde, etrafımıza o ezici sükûnet çöktü.
"Göze sesi sorarsan susar." dedi. "Sonra suçu göze yüklersin."
Gözlerimin tam içine, aklımın o güne kadar kurduğu bütün o kibirli kalelere bakarak ekledi:
"Akıldan da görülmeyeni isterler."
O an içimde bir şey koptu. Aklın o keskin, soğuk kalesinden ilk taşı kendi ellerimle düşürdüm. Havuzun mermere vuran şırıltısı yeniden duyulana kadar ikimiz de konuşmadık.
Şeyh ağır hareketlerle ayağa kalktı. Havuzun başına geçip kollarını sıvadı. Suyu yüzüne çarptığında ıslak ellerini silmedi; bir müddet öylece, geçmişten gelen bir anının ağırlığıyla durdu.
Sonra, avluda benimle değil de yıllar öncesinin o hüzünlü hatırasıyla konuşur gibi mırıldandı:
"Onu görünce..."
Kelimeleri yarım kaldı. Parmaklarından süzülen son su damlası mermerin üzerine usulca düştü ve gecenin sessizliğine karıştı.
KURTUBA
Konuşurken ıslak parmakları hafifçe titriyordu:
"Yıllar geçmiş, pek çok yüz hafızamdan silinmişti ama o titreyen elleri hiç unutamamıştım.
Babam beni o gün Kurtuba'ya, onun evine göndermişti. Henüz sakalları bile terlememiş, varlığın sırrına yeni uyanan bir gençtim. Kapıdan içeri girdiğimde, odanın içini kitapların, eski parşömenlerin ve kurumuş mürekkebin o ağır, boğucu kokusu doldurmuştu. Dar pencereden vuran Endülüs güneşi, havadaki toz zerrelerini ince bir ışık sütunu gibi aydınlatıyordu. Ben eşikte öylece kalakaldım; o ise karşımda, kitaplarının ortasındaki bir sedirde oturuyordu. Çağının en büyük aklı, İbn Rüşd'dü.
Bana baktı. O derin, sorgulayan bakışı üzerimde uzun süre gezindi. Hiçbir girizgâh yapmadı, nasılsın diye sormadı. Zihnini kemiren o büyük şüpheyi, daha ilk saniyede bir ok gibi fırlattı:
"Nasıl?" dedi birden. Sesi, beklediğimden çok daha ince ve kırılgandı. "İlahî feyz ve keşifte meseleyi nasıl buldun? Bizim aklımızla ve düşüncemizle bulduğumuz gibi mi?"
O devasa aklın, kendi sınırlarına dayanıp da ötesini görememenin verdiği o çaresizlikle sorduğu bu soruya karşı dudaklarımdan tek bir kelime döküldü:
"Evet."
Derin bir nefes verdi. Gergin omuzları gevşedi, yüzündeki o ağır çizgi bir an için silindi. Kendi felsefesinin, aklın o sağlam kalesinin onaylanmış olmasından rahatlamış gibiydi. Bana bakmayı sürdürdü. Ben de bir süre sustum.
Sonra omuzlarındaki o rahatlığı sonsuza dek kıracak olan o ikinci kelimeyi fısıldadım:
"Hayır."
Sessizlik odayı bir anda tekrar doldurdu. İkimiz de konuşmadık. Endülüs güneşi toz zerreciklerini aydınlatmaya devam ediyordu ama zaman sanki o odanın içinde akmayı bırakmıştı. O koca filozofun yüzündeki ifadenin değiştiğini görünce usulca ekledim:
"Evet ile hayır arasında... ruhlar bedenlerinden, boyunlar gövdelerinden kopar."
Nefesi değişti. Eli sedirin ahşap kenarında öylece asılı kaldı. Bakışı, önündeki masanın belirsiz bir noktasında dondu. Bütün o felsefesi, kitapları, yıllarca aklıyla inşa ettiği o yıkılmaz imparatorluk, bu tek cümlenin ağırlığı altında çatırdıyordu. Yüzüne, tarif edilemez ağır bir keder çökmüştü. Dudakları bir şey söylemek için birkaç kez kıpırdadı ama hiçbir ses çıkmadı.
Uzun süren o dilsiz çırpınışın ardından, yenilgiyi kabullenen bir komutan gibi başını yavaşça önüne eğdi.
"Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh...""
Titreyen ellerine baktım. Ben hiçbir şey söylemedim.










Yorumlar
Yorum Gönder