Görünmeyeni İşitmek III. FASIL: ŞEYHÜ'L EKBER'İN İZİNDE (10. Bölüm / 2. PARÇA)
BÖLÜM 2:
ZEVK
Avlu uzun süre sessiz kaldı. Havuzun yüzünde kandilin titrek ışığı dolaşıyor, sonra kırılıp kayboluyordu. İbn Rüşd'ün o çökmüş yüzü, o büyük aklın kapıdan döndüğü o tek kelimeye sığan an hâlâ gözümün önündeydi: "Hayır."
Bu ağır dilsizliği bozmak istemesem de içimde büyüyen soru artık susmuyordu. Başımı kaldırıp, "Öyleyse..." diye duraksadım. "İnsan o eşiği nasıl aşar?"
Şeyh cevap vermedi. Yavaşça eğilip havuzun kenarındaki bakır tası aldı, içini suyla doldurup bana uzattı: "İç."
Tası alıp suyu içtim. Soğuktu; taşın serinliği sanki suya geçmiş, boğazımdan ağır ağır inmişti. Tas elimde kalakalırken Şeyh gözlerimin içine bakara; "Su nasıldı?" diye sordu.
"Soğuktu." diyebildim yalnızca.
Başını hafifçe eğip; "Anlat." dedi.
Sustum. Suyu tarif edecek, o anki hissi kelimelere dökecek bir şey aradım ama bulamadım. Şeyh bu çaresizliğimi izledikten sonra tası elimden usulca aldı. Parmağıyla dibinde kalan son damlayı göstererek:
"Herkes suyun adını bilir." dedi. "Ama adı, susuzluğu gidermez."
Sessizlik yeniden avlunun üzerine çökerken:
"Balın adını da bilirsin." diye devam etti. "Rengini, kokusunu da... Ama diline değmemişse, balı nereden bilirsin?"
Kandilin alevi o sırada hafifçe eğildi. Küçük bir pervane ışığın çevresinde dönmeye başlamıştı. Önce ateşe yaklaştı, ince kanatları titredi. Şeyh, pervaneden gözlerini ayırmadan konuşmasını sürdürdü:
"Uzaktan bakan, ışığı görür. Yaklaşan, ısıyı duyar."
Pervane ateşe doğru bir an daha döndü ve usulca alevin içine düştü.
"Yanan ise..." dedi Şeyh, alevin içinde kaybolan pervaneye bakarak, "...artık ateşi anlatmaz."
Avlu, o yanan pervanenin ardından derin bir sessizliğe gömüldü. Havuzun suyunda hafif halkalar dolaşırken Şeyh'in bakışları karanlıkta gezindi.
Elimde artık tas yoktu ama boğazımdan geçen o tek yudumun serinliği hâlâ içimdeydi. Konuşmak, suyu tarif etmek istedim; yine de kelimeler boğazımda düğümlendi. Şeyh bunu gördüğünde ilk defa yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
"Diline değen şey," dedi usulca, "artık isme muhtaç değildir."
Tası yeniden havuzun yanına bıraktı. Hiçbir şey söylemeden ayağa kalkıp avlunun öbür ucuna doğru yürümeye başladı.
Ben olduğum yerde kaldım. Bakışlarım havuzdaki suya kilitlenmişti. Az önce içtiğim basit bir yudum suyu bile anlatamıyordum. O anda ilk defa dehşetle fark ettim: Beni susturan, cevapsızlık değildi. Kelimelerin yetersizliği de değildi. Beni asıl susturan; bunca zaman bildiğimi sandığım o koca yığının, tek bir yudumun gerçekliği karşısında tuz buz olmasıydı.
NÛR
Avluya çöken o ağır sessizliğin içinde, bakışlarım havuzdaki sudan yavaşça koptu. Az önce içtiğim bir yudum suyun soğukluğu hâlâ içimdeydi ama onu anlatacak kelimeler çoktan eriyip gitmişti. Gözlerim avlunun karanlığında etraftaki eşyalarda gezinmeye başladı: Havuzun kenarındaki nemli taşlara, kerpiç duvara, gölgelerin biriktiği karanlık köşelere...
Karanlığın içinden gelen o durgun sesle, "Neye bakıyorsun?" diye sordu.
"Taşa," dedim. "Duvara. Suya."
Karanlığın içinden yavaşça öne doğru bir adım attığında, kandilin titrek ışığı yüzünün yarısını aydınlattı.
"Şu an bütün kandilleri söndürsek," dedi usulca, "taş gider mi?"
"Hayır."
"Peki giden nedir? Nereden gider?"
Düşündüm. "Görüntüsü kaybolur." dedim. "Sadece gözümden gider."
Kandilin alevi suyun üzerinde hafifçe dalgalanırken, "Öyleyse," dedi. "Gözün gerçekte neyi görüyor?"
Başını yavaşça gecenin göğüne, karanlığın tam ortasında parlayan aya doğru kaldırdı. Sözleri sanki bana değil, doğrudan gökyüzüneydi:
"Işığı aslından çekip alsan... Ay olduğu yerde kalır ama karanlığa gömülür. Suret oradadır, fakat göze görünmez."
Gözlerini gökyüzünden indirip havuzun durgun suyuna çevirdi. "Ayna da böyledir," diye mırıldandı, "kendinden göstermez."
Şeyh havuzun kenarına doğru yaklaştı. Suya vuran o cılız ışığa, aydınlanan mermere ve taş duvarın koyu gölgesine baktı. Sonra yüzünü ağır ağır bana döndü.
"Sen," dedi yavaşça, "taşa bakıyorsun."
Aramıza giren o derin sessizliğin ardından, "Ben ise..." diye fısıldadı, "...onu görünür kılana."
Gözlerini gözlerimden hiç ayırmadı. Sesi, avluya çöken gecenin ağırlığıyla tamamen bütünleşmişti. Kandilin alevi usulca titrerken, aklımın duvarlarını yıkan o son mühür cümlesini bıraktı:
"İnsan eşyaya bakar... Ârif ise, Nûr'a."
HAYAL ALEMİ
Kandilin ışığı taşa vurmaya devam ediyordu. Az önce kesinliğinden şüphe etmediğim taş, gözümün önünde aslından kopmuş, bambaşka bir hâl almıştı.
"Öyleyse..." dedim usulca. "Bu taş nedir?"
Şeyh, taştan gözlerini ayırıp bana baktı. Taşı anlatmasını bekledim ama o zihnimin hiç beklemediği bir yere, bambaşka bir kapıya yöneldi:
"Dün gece gördüğün rüyayı hatırla." dedi. "O rüyanın içinde yürüdün, belki korktun, belki de sevindin. Peki, o an hissettiğin korku gerçek miydi?"
Sorusunun taşa nasıl bağlanacağını anlamaya çalışarak duraksadım. "Hayır" diyemedim. Çünkü rüyadayken yaşadığım o korku, şu duvarlar arasında yaşadığım her şeyden daha gerçek gelmişti. "Gerçekti."
"Peki şimdi nerede?"
Cevap veremedim. İçimdeki çatlak büyüyordu. Yaşadığım şey madem gerçekti, şimdi neden yoktu?
Şeyh, zihnimdeki o çaresiz çırpınışı izledikten sonra, sözcükleri avluya ağır ağır bıraktı: "Rüyayı yaşarken, ona rüya demezsin. Ancak uyanınca adını koyarsın."
Kelimeler içime sindikçe idrak ediyordum: Rüyadayken gerçeğin o olduğunu sanıyordum, ancak uyanınca, yaşadığımın başka bir hakikatin sureti olduğunu anlıyordum.
Şeyh yüzünü yeniden havuzun suyuna çevirdi. Gökyüzündeki ay, suyun tam ortasına düşmüştü.
"Şu suya düşen aya dokunmaya kalksan, eline sadece su gelir." dedi yavaşça. "Ama o ay orada yalan değildir. Tıpkı aynaya baktığında yüzünün aynanın içinde olmaması, ama oradaki suretin sahte de olmaması gibi."
Gözlerini sudan ayırıp avlunun duvarına vuran kendi karanlığını işaret etti:
"Gölge... bedenin kendisi değildir. Ama bedenden ayrı da değildir."
Kandilin ışığına, avlunun duvarlarına, taşa ve suya baktım. Rüyayı, aynayı, gölgeyi ve suya düşen ayı düşündüm. Ne yalansızdılar ne de asıl. Tıpkı şu an içinde durduğum, gerçek sandığım, uğruna yollara düştüğüm bu katı dünya gibi... Bütün bu "hayal âlemi" gibi.
Şeyh bakışlarını gecenin karanlığına dikti. Sesi, derin bir kuyudan gelir gibi, asırların ötesinden yankılandı:
"İnsanlar uykudadır."
Kelimeler avluya düştüğünde gecenin ağırlığı, suyun şırıltısı ve kandilin titreyen alevi sanki olduğu yerde donakaldı. O ezici, dilsiz sükûnetin içinden son bir nefes gibi döküldü sözleri:
"Ölünce uyanırlar."
AYNA
Gecenin ağırlığı, üzerime çöken o uykunun ağırlığına karışmıştı. Ama söylediklerini düşünmeden edemiyordum: Madem gördüğüm her şey bir suretti, madem bir rüyanın içinde yürüyordum... O hâlde neden buradaydım?
"Öyleyse," diye fısıldadım. Sesim gecenin içinde kaybolur gibiydi. "Yaratılışın hikmeti nedir? Madem O eksiksizdi... neden yarattı?"
Şeyh yüzünü karanlıktan bana doğru çevirdi.
"Ayna niçin yapılır?" diye sordu usulca. "Kendisi için mi, yoksa ona bakacak olan için mi?"
Kandilin ışığı havuzun suyunda titriyordu. Cevap vermemi beklemeden, "Ayna kendisi için değildir." dedi. "Âlem de böyledir."
Avludaki gece, o ana kadar hiç olmadığı kadar derin, hiç olmadığı kadar dilsizdi. Sözcükler aramızdaki boşluğa düştü. Gözlerini suyun yüzeyinden ayırmadan devam etti.
"Ayna vardı." dedi. Sesi havuzun yüzeyinde kayıp giden bir yaprak gibi hafifti. "Suret de vardı. Bakan da..."
Gözlerini yavaşça bana çevirdiğinde, gecenin bütün karanlığı o bakışın içinde toplanmış gibiydi.
"Peki eksik olan neydi?"
Zihnimdeki bütün kelimeler silindi. Cevap veremedim. Şeyh bana doğru bir adım attı.
"İnsan... İnsan eksikti."
Sözcük avlunun taşlarına, suya ve karanlığa ağır ağır sindi. Milyarlarca yıldızın, okyanusların, dağların ve taşların neden orada durduğu ilk kez görünür olmuştu. Hepsi o koca aynanın sırrıydı. Ama ayna, ancak o eksik parçayla tamamlanıyordu.
Şeyh gözlerini gözlerime dikti. Bakışlarında hiçbir boşluk yoktu; sadece o sarsılmaz, kaskatı hakikat vardı.
"Ayna..." dedi ve sesi o dilsiz boşlukta yankılandı.
"Kendini görmeye kalkma. Sende görüneni gör."
HAYRET
Söz bitti. Avluda yalnız kandilin sesi vardı. Havuzun suyu, gecenin karanlığını usulca taşıyordu.
Uzun süre konuşamadım. "Sende görünen..." kelimelerini içimde çevirip durdum. Bir ayna kendi kendine bakamazdı. Öyleyse, ben de kendime bakmayacaktım. Bu düşünce, içimde tuhaf bir ferahlık bıraktı.
Ancak o ferahlığın hemen ardından o eski, kibirli alışkanlık zihnimde yeniden canlandı:
"Öyleyse..." dedim. "Bir gün bütün perdeler kalkar ve insan sonunda hakikati eksiksiz görür."
Şeyh cevap vermedi. Yüzünde ne bir onaylama ne de bir itiraz vardı. Sadece avlunun karanlık duvarlarına bakarak, "Ufka doğru yürüdüğünde," dedi "yaklaştıkça ondan uzaklaştığını görürsün."
Hafif bir tebessümle başımı salladım. "Evet, ufka varılmaz."
"Çünkü ufuk yerinden kıpırdamaz." dedi Şeyh. "Yürüyen yalnızca sendin."
Rüzgâr havuzun yüzeyini hafifçe dalgalandırdı. "Hakikat de böyledir." diye devam etti. Gözlerini gecenin karanlığına dikti. "Hakikat değişmez; değişen, onu görenin idrakidir. Attığın her adım hakikati büyütmez, sadece senin görebildiğin yeri genişletir."
Şeyh gözlerini bana çevirdi. Bakışları, içimdeki o 'her şeyi bir gün tamamen çözeceğime' dair beslediğim o gizli kibri delip geçiyordu. "Hakikat sana yaklaşmaz." dedi usulca. "Sen ona yaklaştıkça kendin değişirsin."
Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Yıldızlar, Şam gecesinin üzerinde sayısız ve sessizce parlıyordu.
"Çocukken şu göğe baktığında beş on yıldız görürken, şimdi binlercesini görüyorsun." dedi Şeyh. "Ama gökyüzü çoğalmadı, gören göz alıştı. Peki, gördüğün her yeni yıldız sana cevabını bildiğin bir şeyi mi verdi... Yoksa bilmediğin yeni bir karanlık mı açtı?"
Cevap veremedim. Gördüğüm her yeni yıldız, bildiğimi sandığım şeyi artırmıyor; aksine, henüz bilmediğim o dipsiz karanlığı daha da büyütüyordu.
Şeyh, avludaki sükûnete baktı.
"Kıyıda duran, denizin bir sonu olduğuna inanır. Açılan ise, kıyının olmadığını öğrenir."
Havuzdaki suyun üzerinde esen hafif rüzgâr, karanlık avluda serin bir ürperti bıraktı. "Her dalga, denizi yeniden başlatır."
Hakikatin varılacak bir yer değil, her an yeniden başlayan sonsuz bir okyanus olduğu hissi bütün "anladım"larımı silip süpürdü. Şeyh gözlerini kapattı.
"İşte bu yüzden." dedi. "Marifetin sonu bilgi değildir... Hayrettir."
Gece olduğu yerde donakaldı. Kandilin alevi hafifçe eğildi. Havuzun suyuna vuran ay kırılıp dağıldı.
"Bilmek isteyen çoktur." diye fısıldadı. "Hayret isteyen ise az."
Şeyh başını yavaşça öne eğdi. İçinde bulunduğumuz o derin, ağır sessizliğin ortasından, yüzyıllar boyunca yankılanacak o duayı mırıldandı:
"Rabbim... hayretimi artır."
BEN
Hayretin o kıyısız denizinde bir an için kaybolsam da, aklım direnmeye devam ediyordu. Madem varılacak bir ufuk yoktu, madem hakikat bana yaklaşmıyor, ben ona doğru değişiyordum... O hâlde bütün bu yol boyunca yürüyen, anlayan, o suyu içen biri, bir özne vardı.
Zihnim o an, can havliyle bildiği en güvenli sığınağa, kendi içine kaçtı. "Demek aradığım şey bendeymiş." dedim telaşlı bir hevesle. "Öyleyse hakikati dışarıda aramama gerek yok. Bütün yol, insanın kendine dönmesiymiş."
Şeyh yavaşça dönüp bana baktı. Avluya düşen o kısa sessizliğin ardından, "İç ve dış..." dedi. "Bunları kim ayırdı?"
Sustum. Şeyh karanlığın içinden elini hafifçe kaldırdığında, arkasındaki taş duvara vuran büyük gölgesi de onunla birlikte havaya kalktı.
"Şu gölgeye bak." dedi. "Kendi kendine hareket edebilir mi? Senden bağımsız bir gücü var mıdır?" Cümlesini bitirirken elini usulca indirdi. Duvardaki gölge de onunla birlikte anında kayboldu. "'Ben' dediğin şey... ışığın önüne düşen gölgeden başka bir şey değildir."
Bana doğru bir adım attı. Gözlerini yüzümden ayırmıyordu. "Göz, kendini göremez. Kendini ancak tecellisinde seyreder." Gecenin karanlığı aramıza girerken usulca fısıldadı: "Sen de kendini arıyorsun. Oysa arayan, aradığına perdedir."
Ayağa kalktı. Havuzun başına gitti. Yerdeki küçük bir çakıl taşını alıp suyun ortasına bıraktığında, suyun durgun yüzeyi parçalandı, halkalar birbirine karıştı ve kandilin sudaki yansıması eğilip büküldü.
"Bozulan su mu... yoksa suret mi?"
"Suret." diyebildim.
"Taş suyu bozmadı." dedi ve ekledi: "Su hiç değişmedi, dalgalanan yalnızca suretti."
Sessizlik yeniden avluya çöktü. Su yavaş yavaş duruldu, halkalar genişleyip havuzun mermer kenarlarında kayboldu. Şeyh sudan başını kaldırıp bana baktı:
"Dalga, sudan ayrı olduğunu sandığı sürece dalgadır."
O kısa sessizlik anında, zihnimde yıkılan duvarların arasından o dehşet verici soru hücum etti: "Öyleyse, ben kimim?"
Şeyh uzun süre sustu. Gözlerini karanlığın içinden gözlerime dikti. "Soruyu soran aradan çekilmeden," dedi, "cevap görünmez."
Bana uzun uzun baktı. Başka hiçbir şey söylemedi. Sonra yavaşça havuzun kenarındaki kandile yöneldi, eğildi ve usulca üfledi.
Avlu bir anda zifiri karanlığa gömüldü. Adım sesleri avlunun taşlarında yavaşça uzaklaştı. Karanlığın ortasında, o taş sedirin üzerinde tek başıma kalakaldım.
O gece "Ben..." dedim karanlığa doğru.
Ses, duvardan geri döndü.
FENÂ
Kandil sönmüştü. Ayağa kalkmaya yeltendim, olmadı. Seslenmek istedim, ses çıkmadı. Avlu bomboştu. Bekledim. Zamanla... beklediğimi de unuttum.
Bir fikre, bir anıya tutunmaya çalıştım; tutunamadım. Dua etmek için ellerimi kaldırmak istedim; elim dahi kalkmadı. Zihnimde dua edecek tek bir kelime bile bulamadım. Yıllardır taşıdığım o isim, o hatıralar, "Ben biliyorum," "Ben arıyorum" diyen o ağır, yorgun ses... yavaş yavaş geri çekildi. Tıpkı duvardan silinen o gölge gibi, havuzda durulan o su gibi eriyip gitti.
Korkmadım. Üzülmedim. Sadece durdum.
İçimdeki o "Ben" diye ayıran ses tamamen susmuştu. Ve garip olan şuydu ki; hiçbir şey eksilmemişti.
Zaman geçmiyordu, çünkü zamanı sayacak biri kalmamıştı. Sadece nefes alınıyordu, su akıyordu, rüzgâr esiyordu. Bedenimin sınırları bile seçilmez olmuştu; ellerim nerede bitiyor, gece nerede başlıyordu, ayıramıyordum. Sadece varlığın o ezici, dilsiz bütünlüğü kalmıştı.
Uzun, çok uzun bir hiçlik hâli avluyu sardı.
Sonra...
Karanlığın içinden avludaki suyun sesi duyuldu. Bir damla. Sonra bir damla daha. Derken incecik bir rüzgâr esti. Sarmaşıkların yaprakları hafifçe hışırdadı. Taşların rengi gecenin içinden yavaşça belirdi. Su akıyordu, taş duruyordu, rüzgâr esiyordu. Hiçbiri yeni değildi ama her şey bambaşkaydı.
Sonra uzaklardan bir kuş öttü. Ve sabahın ilk ışığı, mermer taşların üzerine usulca düştü...







Yorumlar
Yorum Gönder