Görünmeyeni İşitmek III. FASIL: ŞEYHÜ'L EKBER'İN İZİNDE (10. Bölüm / 3. PARÇA)

 


BÖLÜM 3:

ÂN-I DÂİM

Hiçbir şey başlamadı.
Hiçbir şey bitmedi.
Kuşun sesi kesildi. 
Ve ilk kez sessizlik, suskunluk demek değildi.

Sabahın ilk ışıkları havuzun mermerlerine dokunurken; dün gece sönen kandilin isi, az önce düşen su damlası ve esen rüzgâr aynı anda, aynı yerde duruyordu sanki. Şeyh, avlunun öbür ucundaki güneş saatinin yanında belirdi. Yanıma gelmedi. Sadece mermerin üzerine düşen gölgeyi seyretti.

"Gece bitti." dedim. Sesim avlunun sükûnetine karıştı.

Şeyh başını kaldırmadan, "Bir şeyi geçmiş kılan nedir?" diye sordu usulca. "Karanlığın gidip yerine aydınlığın gelmesi mi?"

Sustum. Cevap vermediğimi görünce devam etti: "Eğer öyleyse, zaman gökyüzündedir. Senin içinde değil."

Mermerin üzerindeki gölge, güneş göğe tırmandıkça ağır ağır yer değiştiriyordu. Şeyh, avluya düşen o sessiz karaltıyı işaret etti. "Sabahın ilk ışıklarında taşların üzerine boylu boyunca serilir." dedi. "Güneş tepeye vardığında büzülüp kendi içine toplanır, gün devrilirken yeniden avluya dökülür. Peki, hangisi gölgenin asıl suretidir?"

"Hepsi." diyebildim.

Yüzünde ince bir tebessüm belirdi. "Gölge değişiyor." dedi. "Ama güneş aynı."

Zihnim, yılların alışkanlığıyla varlığı hâlâ bir çizgiye dizmeye, olanları sıraya koymaya çabalıyordu. "Ama yaşadığımız bir dün vardı" diye mırıldandım. "Ve henüz gelmeyen bir yarın var."

Şeyh sözlerime itiraz etmedi. Düşüncelere dalmıştı. Tam o sırada asmadan sararmış bir yaprak koptu; suyun yüzeyi yarıldı, halkalar genişledi ve havuz ağır ağır yeniden duruldu. Şeyh, suyun üzerinde sürüklenen yaprağı gözleriyle takip ederek, "Yaprağın bu düşüşü, bir daha olmayacak." dedi.

İnce bir rüzgâr esti. Duvara konan bir kuş aniden kanatlanıp gözden kayboldu. Şeyh, kuşun az önce durduğu boş duvara baktı.

"Kuş," dedi, "düne mi gitti?"

Tebessümle dinledim Şeyh'i. Kuş kanatlanmış, ufkumdan çıkmıştı. Ama 'dün' diye karanlık bir yere gitmemişti. Uçtuğu yerde kendi ân'ını yaşamaya devam ediyordu. "Hayır tabi ki..." dedim. "Hâlâ şimdinin içinde. Sadece uzaklaştı."

Şeyh bana döndü. "İşte insan bu basit bilgiyi unutur." dedi usulca. "Kendi ufkundan çıkıp gidene 'dün' der, ufkuna henüz girmemiş olana da bir nevi 'yarın'." Havuzdan taşıp ince bir kanalla avluyu terk eden suyu işaret etti. "Unutma; zaman, ufkun kadardır."

Sessizlik avluya yeniden çöktü. Bu kelimelerin zihnimde açtığı gedik büyürken, Şeyh gözlerini avludan ayırıp doğrudan bana çevirdi. Göğsümün inip kalkışına, o sessiz ritme baktı.

"Oysa varlık nefes gibidir." dedi. Gözlerini gözlerime dikti. "İçine çektiğin nefese, gelecek; dışarı verdiğin nefese geçmiş diyebilir misin?"

"Diyemem."

"İşte yaratılış da her nefeste böyle yenilenir." dedi elini yavaşça akan suya uzatarak. "Su aynı değildir, akış da durmaz. Ama o 'şimdi' dediğin an hiçbir yere gitmez. İnsan zamanı ardı ardına dizilmiş parçalar sanır; oysa değişen sadece tecellidir. Hiçbir an, ötekinin tekrarı değildir."

Suyun içinden parmağını çekti. Gölge biraz daha yer değiştirdi. Rüzgâr yeniden esti, havuz dalgalandı. Hiçbiri az önceki değildi ama hiçbirinde eksik olan veya beklenen bir şey de yoktu. Şeyh gözlerini avlunun duvarlarından gökyüzüne doğru çevirdi.

"Sen değişmeyi zaman sanıyorsun." dedi başını hafifçe kaldırarak. "Oysa hakikat, yolculuk etmez."

Avluya o ezici sükûnet yeniden çöktü. Uzun süre, akan suyun sesinden başka hiçbir şey duyulmadı. Güneş saati hâlâ aynı yerdeydi ama ben artık gölgeyi değil, onu görünür kılan ışığı seyrediyordum.

BEKÂ

Şafak tamamen sökmüştü. Güneş, Şam'ın taş duvarlarını, avlunun mermerlerini ısıtmaya başlamıştı. Gece boyu üzerinde oturduğum taş sedirden yavaşça ayağa kalktım.

İçimde dünyayı fethetmiş bir aydınlanma hissi yoktu. Bir sırra ermenin, büyük perdeleri yırtmanın getirdiği o sarsıcı, kibirli vecd hâli de yoktu. Sadece dipsiz, ağır ve kaskatı bir sükûnet vardı. Yıllardır içimde konuşan, yargılayan, arayan o ses susmuştu. Bedenim hafifti.

Yürüdüm. Avlunun ahşap kapısına uzandım. Sürgüyü çektim ve kapıyı açtım. Dışarı çıktım.

Şam aynıydı; aynı taşlar, aynı toz, aynı sesler... Fırıncı dükkânının vitrinine taze ekmekleri diziyordu. Bir çocuk, elindeki değnekle sokağın sonuna doğru koşturuyor, üzerinde ağır küfeler olan bir eşek, başı önde ağır ağır geçiyordu. Değişen, şehir değildi.

Arkamdan bir ses duydum. Bakmadım, zira hemen tanımıştım. "Ne değişti?" diye soruyordu o ses.

Cevap vermedim. Sokağa, çocuğa, fırıncıya, güneşe baktım. Gerçekten hiçbir şey değişmemişti. Şeyh yanıma geldi. Benimle birlikte sokağa baktı. Sonra başını eğip duvarın dibinde, taşların arasında telaşla yürüyen bir karıncayı işaret etti.

"Karınca yürüyor, fırıncı çalışıyor, çocuk koşuyor." dedi. Sokağın o bitmek bilmez telaşına, hayatın akışına uzun uzun baktıktan sonra bana döndü: "Hangisi kendi nefesini yarattı? Hangisi kalbinin atmasını emretti?"

Cevap vermemi beklemeden kafasını kaldırıp gözlerimin içine baktı: "Kul yapar." dedi usulca. Sabahın bütün sesleri o dilsiz boşluğun içine akarken ve ekledi: "...ama yaptığını kendinden bilmez."

Başka hiçbir şey söylemedi. Yönünü sokağa çevirdi ve ağır adımlarla yürümeye başladı. Peşinden gittim. Şehrin kalbine, çarşıya doğru iniyorduk. Uzaktan, ince bir cızırtı ve ardından gelen tok kırılma sesleri duyulmaya başladı. Cam ustalarının tezgâhlarından yükselen seslerdi bunlar.

Sokağın sonuna yaklaştığımızda, güneş vitrinlerdeki renkli camlara vurdu. Mavi, kırmızı, yeşil ve sarı ışıklar taş sokağın üzerine döküldü. Şeyh hiçbir şey söylemeden o renkli ışıkların içinden yürüyüp geçti.

A'YÂN-I SÂBİTE

Çarşının o telaşlı gürültüsünün ortasında, cam ustasının küçük dükkânına girdik.

İçerisi sıcaktı. Usta, tezgâhının üzerinde duran cam levhalarla çalışıyordu. Elindeki elmas uçlu kesiciyle camın yüzeyine incecik bir çizgi çekiyor, ardından levhayı usulca ikiye ayırıyordu. İnce bir cızırtı ve ardından gelen tok bir kırılma sesi... Yan tarafında ise kesilmeyi bekleyen kırmızı, mavi ve yeşil camlar diziliydi. Dışarıdan gelen sabah güneşi, dükkânın açık kapısından içeriye, doğrudan ustanın tezgâhına vuruyordu.

Renkli camların içinden süzülüp ahşap tezgâha dökülen ışıklara baktım. Sessizliği bozan ben oldum: "Ne kadar güzel renkler..."

Şeyh cevap vermedi. Yüzüme de bakmadı, sadece ustayı izliyordu. Usta, kırmızı bir cam parçasını eline alıp güneşe doğru kaldırdı. Dükkânın beyaz kireçli duvarına kocaman, kan kırmızısı bir ışık düştü. Sonra kırmızı camı indirdi, yerine maviyi koydu; duvara masmavi bir ışık vurdu bu kez. Sonra yeşili... Usta bu kez elindeki bütün camları tezgâha bıraktı; güneş doğrudan duvara vurdu ve duvar yeniden bembeyaz oldu.

Şeyh gözlerini o aydınlık duvardan ayırmadan konuştu."Renk," dedi, "yalnız ışıktan doğmadı."

Işık aynı ışıktı, cam da aynı camdı. Buna rağmen duvarda görünen renk, camın varlığıyla ve duruşuyla birlikte belirip kayboluyordu. Usta, tezgâhtaki mavi camı tekrar eline alıp ışığa tuttu. Bileğini hafifçe kıvırarak camın açısını değiştirdiğinde, duvara vuran mavi ışık bir anda koyulaştı, farklı bir tona büründü.

Şeyh, duvardaki o hareketli ışığa bakarak, "Güneş aynı güneş, cam da aynı cam." dedi. "Ama görünüş, her seferinde başka."

Usta camı bir kez daha çevirdi. Duvardaki mavi yeniden değişirken Şeyh gözlerini o ışıktan ayırmadan devam etti: "Gördüğün değişti, fakat malûm değişmedi."

Söz havada kaldı. Duvardaki mavi yeniden değişirken ben cama baktım, sonra ışığa. "Öyleyse renk neredeydi?" diye fısıldadım.

Şeyh yüzüme hafif bir tebessümle bakarak, "Camda değildi." dedi. Güneşi işaret etti: "Orada da görünmüyordu."

Bir süre ikimiz de sustuk. Sonra, neredeyse kendi kendine konuşur gibi fısıldadı: "Ama görünmeden önce de... malûmdu."

Şeyh konuşmasını bitirirken elimi istemsizce cama uzattım. Camın serinliği avucumdaydı. Fakat baktığım şey artık cam değildi.

Yıllar sonra, âlimlerin buna "A'yân-ı Sâbite" dediğini öğrenecektim. Fakat o gün bunu bana ne bir kitap öğretmişti ne de bir medrese. Sadece güneş, cam ve sessizlik.

Şeyh arkasını döndü. Ustanın dükkânından çıkıp çarşının aydınlığına doğru yürümeye başladı. Eşiği geçtiğinde, sanki asırlardır bilinen bir sırrı fısıldar gibi konuştu: 

"Allah seni yaratmadan önce de biliyordu."

Bir an duraksadı. Ben olduğum yerde kalakalmışken o adımlarını yavaşlatmadan, sesini hiç yükseltmeden ekledi: 

"Ama sen, kendini henüz bilmiyordun."

TOHUM (KADER)

Çarşıdan ayrıldık. Şehrin dışına, taş duvarların bittiği yere doğru yürüdük. Zaman geçmiş, güneş omuzlarımıza iyice çökmüştü.

Geniş bir tarlanın kenarında, toprağı kazan yaşlı bir bahçıvanın yanında durduk. Dizlerinin dibinde, toprağın üzerine serilmiş küçük bez keseler vardı. Birinde hurma çekirdekleri, diğerinde nar çekirdekleri, ötekinde ise sarı buğday taneleri duruyordu. Bahçıvan hiçbir şey söylemeden elindeki küçük çapayla toprağı usulca açtı. Birinci çukura hurma çekirdeğini, ikincisine nar çekirdeğini, üçüncüsüne bir buğday tanesini bıraktı. Üzerlerini de sakince örttü.

Uzun süre onu izledim. Bir soru sormak için değil, sadece gördüğümü tasdik etmek için dudaklarım aralandı: "Hangisinin ne olacağını biliyor." dedim.

Şeyh, beni duymamış gibi bahçıvanı izlemeye devam etti. Bahçıvan işini bitirip elindeki çapaya yaslandığında, gözlerini ondan ayırmadan sordu: "Peki sence onu öyle yapan, bilgisi mi?"

Ne demeye çalıştığını ilk başta anlayamadım. Yürürken düşünmeye başladım. Şehrin taş duvarları gözden kayboldu, yol ağaçların gölgelediği tozlu bir patikaya dönüştü. Şeyh tek kelime etmedi. Bir süre sonra, "Nar çekirdeğinden hurma çıkmaz." dedim.

Şeyh'in yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Başını hafifçe bana çevirip, "Allah narı nar olduğu için bilir." dedi.

Üç çekirdek de bahçıvanın ektiği tarlada aynı sessizlik içinde yatıyordu. Hiçbiri ötekine benzemeye çalışmıyordu. Yine de zihnim, insanın o en eski sorusundan vazgeçmiyordu: "Peki..." dedim, sesime belli belirsiz bir endişe sinmişti, "...başka türlü olabilir miydi?"

Şeyh adımlarını yavaşlattı. Cevap vermedi. Biraz ileride, başka bir tarlanın kenarında ter döken bir çiftçinin yanında durdu. Adam elindeki makasla bir fidanın eğri ve kuru dallarını kesiyor, ardından çatlamış toprağa su döküyor, en sonunda yanındaki küçük ağacın gövdesini bir değnekle destekleyip onu dikkatle güneşe doğru çeviriyordu.

Şeyh adamı izledi. Hiçbir açıklama yapmadan, "Bu dal neden kesildi?" diye sordu. "Meyve vermesi için." dedim. Biraz sonra adam toprağa suyu dökerken yeniden sordu: "Peki bu su neden verildi?" "Kurumasın diye."

Çiftçi elindeki değneği ağacın gövdesine bağladığında, Şeyh gözlerini bana çevirdi: "Ya bu değnek?"

"Eğilmesin diye." dediğimde, rüzgârın havalandırdığı cübbesini eliyle toplayarak yola doğru ilk adımını attı ve başını bana çevirerek şöyle dedi:

"İşte, her tohum da kendi terbiyesini ister."

CİLÂ

Toprağın kokusu yavaş yavaş geride kaldı. Şehrin taş sokaklarına yeniden girdiğimizde, bu kez bizi insanların sesi değil, düzenli aralıklarla yükselen tok vuruşlar karşıladı.

Bir... Bir daha... Sonra bir başkası... Farklı dükkânlardan yükselen çekiç sesleri, birbirini bastırmadan aynı ritimde bütün çarşıya yayılıyordu. Şeyh durmadı, ben de peşinden yürüdüm. Ses bizi dar bir sokağa, Bakırcılar Çarşısı'na götürdü.

Dükkânların önünde kazanlar, ibrikler, leğenler dizilmişti. Kimisi yeni dövülmüş gibi sarı sarı parlıyor, kimisi ise yılların isiyle kararmış, neredeyse taş rengini almıştı. Şeyh, bir dükkânın önünde çömelmiş yaşlı bir ustanın yanında durdu.

Usta, elindeki ince bezi siyaha dönmüş geniş bir leğenin üzerinde ağır ağır gezdiriyordu. Ne çekiç vuruyor ne de kazıyordu. Sadece siliyordu. Uzun süre, sabırla. İlk bakışta hiçbir değişiklik olmadı. Fakat güneş yer değiştirdikçe, ustanın bezi döndükçe siyahlık çekiliyor, bakır kendi rengini geri alıyordu.

Pas inceldikçe, leğenin tam ortasında karşı dükkânın çatısı belirdi. Sonra gökyüzü... Sonra beyaz bir bulut. Çarşının bütün hareketi, tek bir damla suya sığmış gibi bakırın üzerinde usulca akıyordu.

Bir adım yaklaştım. Eğilip leğenin içine baktım; bulutların arasında kendi yüzüm belirdi. Elimi uzatıp yüzeye dokundum; soğuk ve pürüzsüzdü. Parmaklarım bakırdaydı ama gözüm çoktan ondan ayrılmıştı. O parlak yüzeyde gökyüzüyle kendi suretimi yan yana gördükçe, içimde uzun zamandır yerini bulamayan bir düşünce yeniden belirdi.

"Şeyhim..." dedim usulca. "İnsan kendini cilaladıkça, aradaki fark kayboluyor gibi geliyor."

Şeyh başını yavaşça bana çevirdi: "Hangi fark?" 

"Benimle O'nun arasındaki fark." dedim. 

Bir an, çarşının bütün sesleri uzaklaştı sanki. Şeyh sokağa döndü. Yeniden o parlayan leğene baktı. "Şu bakıra dikkat et." dedi. "Bakır parladıkça gökyüzüne mi dönüşüyor?" 

"Hayır." 

"Gökyüzü de bakıra inmiyor, her biri yerinde duruyor değil mi?"

"Evet." 

"Öyleyse gördüğün nedir?"

Sustum. Şeyh, bir anlık sessizlikten sonra ekledi: 

"Tecelli."

Daha fazla bir şey söylemedi. Ben ise o tek kelimeyi, o gün ilk kez duymuş biri gibi zihnimde çevirip duruyordum. Yıllar sonra kitaplarda uzun uzun okuyacağım hakikatin, o gün yalnızca tek bir kelime olduğunu anlayacaktım.

Şeyh ustanın ellerini izlemeye devam ederken, zihnimdeki o asıl soru dudaklarımdan döküldü: "Öyleyse," dedim, "İnsanın kemâli görünmemek midir?"

Şeyh, başını hayır anlamında iki yana salladı. "Nar çekirdeğini hatırla." dedi. "Tohum ne kadar iyi terbiye edilirse edilsin, boy verdiğinde bir hurma ağacına dönüşür mü? Dönüşmez. Çünkü onun hakikati nardır. İnsan da böyledir. Kemâl, başka bir şeye dönüşmek değildir. Kendisine emanet edilen hakikati eksiksiz yaşayabilmektir."

Usta elindeki bezi son kez bakırın üzerinde gezdirdi. Leğenin içindeki gökyüzü bütün berraklığıyla ortaya çıktı.

Şeyh bakırı işaret etti.

"Cilâ bakırı değiştirmez. Sadece pası kaldırır. Hakikat yeni bir şey kazanmaz; yalnızca görünür olur. İnsanın terbiyesi de böyledir. Sana ait olmayanı söküp atar. Geriye yalnızca sen kalırsın."

Bir an sustu.

"Unutma ki; gösteren, hiçbir zaman gösterdiği şey olmaz."

Şeyh bakıra son bir kez bakıp cübbesini topladı. Çarşının o dinmek bilmeyen ritmik gürültüsü içinde çarşının çıkışına doğru yürümeye başlarken, sesi adımları kadar kararlıydı:

"İnsan kendini öne sürdükçe perde olur; kendinden çekildikçe ayna."

MUHABBET(AŞK)

Çarşı geride kalmıştı. Akşamın ilk gölgeleri sokakların taşlarına inmeye başlarken, gün boyunca eksilmeyen o telaşlı kalabalık ağır ağır çözülüyor, dükkânlar kepenklerini indiriyor ve sokaklar sabahki telaşını yavaş yavaş unutuyordu.

Şeyh her zamanki gibi sessiz, kendi hâlinde yürüyordu. Ben de peşinden. Tam o sırada, dar bir sokağın başında toplanmış sessiz bir kalabalık gördük. Yaklaştığımızda manzara ortadaydı: Yerde, ayağı yaralanmış küçük bir eşek yatıyordu. Hayvanın yükü devrilmiş, yırtılan çuvallardan dökülen buğdaylar sokak taşlarının arasına dağılmıştı. Sahibi olan yaşlı adam dizlerinin üzerine çökmüş, çaresizce hayvanı kaldırmaya çalışıyordu. Ne onun gücü yetiyor ne de etraftakilerden biri el uzatıyordu. İnsanlar yalnızca bakıyordu; kimisi acıyarak, kimisi yanındaki ile konuşarak, kimisi de adımlarını hızlandırıp yoluna devam ederek.

Şeyh durdu. Cübbesini usulca toplayıp sessizce yere çöktü. Ne yaşlı adamın kolundan tuttu ne de yaralı eşeğe yöneldi. Önce taşların arasına saçılmış buğdayları avuç avuç toplamaya başladı.

Ben de istemsizce eğildim. Ne zaman diz çöktüğümü, ilk avuç buğdayı ne zaman elime aldığımı hatırlamıyorum. Bizim bu sessiz gayretimiz etraftaki donukluğu kırmıştı. Önce bir kişi daha eğildi, sonra bir başkası... Az önce yalnızca seyreden kalabalık yavaş yavaş harekete geçmişti. Birimiz çuvalları kaldırıyor, birimiz eşeğin yükünü düzeltiyor, bir başkası hayvana su getiriyordu.

Çok geçmeden yaşlı adam ayağa kalktı, eşeğinin başını okşadı ve sessizce yürüyüp gitti. Ne dönüp bir teşekkür etti ne de kim olduğumuzu sordu. Şeyh de onun arkasından bakmadı. Ellerini çırpıp tozunu silkeledi ve yürümeye devam etti.

Uzun süre hiçbirimiz konuşmadık. İçimde, o ağır felsefi yüklerden tamamen arınmış garip bir sükûnet vardı. Yüzüme yayılan tebessümü gizleyemeden, "İlk defa..." dedim, "Neden eğildiğimi hiç düşünmedim."

Şeyh adımlarını yavaşlatmadan yürümeye devam etti ve "Çünkü acımadın." dedi.

Duraksadım. Gerçekten de doğruydu. Ne ona iyilik ettiğimi düşünmüştüm, ne sevap kazanmayı, ne de kendimi onun üstünde görmüştüm. Sadece uzanmıştım.

"Acımak," dedi Şeyh, sokağın sonuna bakarak, "iki kişi ister." Sokakların derinleşen sessizliğinde sesi usulca yankılandı: "Muhabbette ise, iki yoktur."

Bir süre sessizce yürüdük. Söylediği cümleyi zihnimde evirip çevirirken Şeyh, o tok ve pürüzsüz sesiyle devam etti: 

"Tohumu hatırlıyor musun? Hiçbir tohum meyve vermeyi sonradan öğrenmez, yalnızca kendisine verileni sunar. Muhabbet de böyledir, insana sonradan eklenmez. İnsanın en büyük yanılgısı buradadır... Özünden bildiği bu sırrı kendi marifeti sandığı an, onu sonradan öğrendiğini zanneder. Ne büyük kibir. Oysa varlığa duyulan bu aşk kazanılmaz, sadece hatırlanır."

Adımlarımı ona uydururken usulca sordum: "Neyi hatırlar?"

"Kendini." dedi. "Kendini hatırlayan, karşısındakini yabancı sanmaz."

Zihnimdeki bütün taşlar, kelimesiz bir idrakle yerli yerine oturuyordu. Yaşadığım o dilsiz hâlin ne olduğunu artık biliyordum. Fakat ortadan kalkan o sınır, içimde yeni bir soruyu doğurmuştu. "Öyleyse," dedim, "Muhabbette iki yoksa... Karşımızdaki de yabancı değilse... Bu kalpteki aşk, bu sevgi kime yönelir? İnsan aslında kimi ya da neyi sever?"

Şeyh durdu. Kızıla dönen gökyüzüne doğru uzun uzun baktı. Yüzünde, varlığın o en derin sırrını kucaklayan sarsılmaz bir şefkat vardı.

"Önce O'nu." dedi. Cübbesini toplayıp yeniden yürümeye başlarken, akşamın sessizliğine o son mühür cümlesini bıraktı: "Sonra... O'ndan başka kimseyi görmez, yoktur da zaten."

EMANET

Şam'ın dar ve dik yokuşlarından birindeydik. Güneş tepeye yükselmiş, taşların sıcağı ağır bir örtü gibi sokağın üzerine çökmüştü.
Biraz ileride, sokağın kıvrıldığı yerde yaşlı bir adam duruyordu. Sırtında, boyunu aşan ağır bir odun küfesi vardı. Soluklanmak için yükünü kısa bir taş duvarın üzerine indirmişti. Bir süre dinlendikten sonra küfeyi yeniden sırtlanmak için hamle yaptı ama dizlerinin bağı çözüldü; o koca yükle birlikte yere düşmekten son anda, duvara tutunarak kurtuldu.


Şeyh adımlarını kesti. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Ellerini cübbesinin içine aldı ve öylece durdu. Bir an yüzüne baktım. Harekete geçmesini, en azından bana bir işaret vermesini bekledim. Yapmadı, sadece izledi.


Daha fazla bekleyemedim. Hızla yürüyüp yaşlı adamın yanına vardım. Adam küfenin iplerine yeniden asılmaya çalışırken ona usulca engel oldum.

​"Bırakın." dedim. "Biraz da ben taşıyayım."

Adam yorgun gözlerle yüzüme baktı. "Yük ağırdır evlat." dedi kesik kesik aldığı nefesin arasından.

​"Biliyorum." dedim sadece.

Eğildim ve o kaba halatları kendi omuzlarıma geçirdim. Koca küfeyi sırtıma yükledim ve taşımaya başladım.

Sokak uzun, yokuş dikti. Odunların kaba halatları omuzlarımı kesiyor, ter alnımdan gözlerime süzülüyordu. Şeyh hiçbir şey söylemeden benimle aynı hizada yürüyordu.
Adamın evine vardığımızda küfeyi avluya bıraktım. Yaşlı adam minnetle başını sallayıp avluya geçerken biz de sokağa döndük. Nefes nefeseydim; omuzlarım uyuşmuştu.
Şeyh, omuzlarımdaki kızarıklıklara ve terlemiş yüzüme bakarak, "Ağır mıydı?" diye sordu.
"İlk yüklendiğimde ağırdı." dedim derin bir nefes alarak. 

"Sonra?" 

"Sonra..." dedim usulca. "Yük değişmedi ama ben değiştim."

Şeyh asasına yaslandı.  

"Öyledir." dedi. "Çünkü göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten korkup kaçındığı şey, odun değildi."
Cübbesini toplayıp sokağın sonuna doğru ağır ağır yürümeye başladı. Şeyh, sokağın derinleşen sessizliğine, yıllardır süren bu yolculuğun en ağır mührünü bıraktı: 

"Hakikati görenin, omuzları artık boş kalmaz."
Şeyh yürümeye devam etti. Ben durdum. Arkamı dönüp yaşlı adamın evine doğru baktım. Omuzlarımdaki o keskin sızıyı, etime batan halatların izini hissettim. İçimde eşi benzeri olmayan bir sükûnet vardı. 

Yönümü yeniden sokağa çevirdim. Şeyh yoktu. Ama yokluğu ilk kez bir eksiklik değildi. Şam'ın dar sokakları önümde usulca açıldı.Ben de onların arasına karıştım.

YOL

Sabahın ilk ışıkları odanın kerpiç duvarlarına vururken uyandım.

Şam sokakları henüz uyanmamıştı. Havada taze bir serinlik vardı. Yatağımdan doğrulup başımı çevirdiğimde gördüğüm ilk şey, duvardaki boşluk oldu. Asası orada değildi. Cübbesinin asılı durduğu çivi de boştaydı ve heybesi de yerinde yoktu. Beyaz zeminde siyah bir nokta gibi duran o boş çiviye uzun süre baktım. Omuzlarımda, dünkü kaba halatların bıraktığı sızı hâlâ duruyordu.

Yatağımı usulca topladım. Testideki suyla yüzümü yıkadım. Eşyalarımı toparlayıp odanın kapısını çektim. Avludaki sedirin üzerine hancının ücretini bıraktım ve handan ayrıldım.

Şam'ın dar sokaklarında yürümeye başladım. Güneş yavaş yavaş yükseliyor, çarşının kepenkleri ağır ağır açılıyordu. Sokaklar dün bıraktığım gibiydi. Kalabalık, aynı telaşla akmaya başlamıştı.

Köşeyi döndüğümde, önümde koşan küçük bir çocuk ayağı takılıp taşların üzerine düştü. Eğildim.Ellerini tuttum, ayağa kaldırdım. Giysisine bulaşan tozu usulca silkeledim.

Çocuk yüzüme baktı. Gülümsedi. Sonra hiçbir şey söylemeden yeniden koşmaya başladı.

Avuçlarımda kalan ince tozu birbirine sürttüm.

Rüzgâr, gerisini aldı.

Sabah güneşi taş sokakların üzerine usulca yayılıyordu.

Ben yürüdüm.

Yol beni sessizce önüne kattı.



İBNÜ'L-ARABÎ BÖLÜMÜNE DAİR KAVRAMLAR VE SEMBOLLER

(Bir Okuma Rehberi)

SU

  • Yazıdaki Sembolü: Metin boyunca su, yalnızca bir tabiat unsuru değildir. İlk karşılaşmadaki şadırvandan son sahnedeki durgun havuza kadar değişimin sessiz tanığıdır.

  • Tasavvuftaki Anlamı: Su, ilahî rahmetin, arınmanın ve fıtratın sembollerinden biridir. Kendi başına bir şekli yoktur; içine girdiği kabın şeklini alır.

  • İbnü'l-Arabî'deki Karşılığı: Hakikat de böyledir. Kendisi değişmez; fakat onu idrak eden gönüllerin istidadı (kapları) kadar farklı görünür. Bu nedenle ilk fasıldaki şadırvan yalnızca bir mekân değil, yolculuğun başladığı aynadır. 

NÛR

  • Yazıdaki Sembolü: Dar sokağa inen güneş sütunu, kırık aynadan seken o parlak leke, renkli camları aşan aydınlık ve avludaki titrek kandil.

  • Tasavvuftaki Anlamı: Nûr, yalnızca fiziksel bir aydınlık değil; varlığı yokluk karanlığından çıkarıp görünür kılan mutlak hakikattir. İnsan gerçeği kendi aklıyla üretmez; kalbi nûr ile aydınlandığında onu idrak eder.

  • İbnü'l-Arabî'deki Karşılığı: Varlık tektir ve o da mutlak Nûr'dur. Âlemdeki bütün çokluk ve farklılık, bu tek nûrun tecelli etmesinden ibarettir. Işık aynı ışıktır; ancak çarptığı yüzeye göre şekil değiştirir, renklenir. Şeyh'in finalde söylediği gibi, sıradan insan yalnızca o ışığın çarptığı taşa (eşyaya) takılır kalır; ârif olan ise bütün o çokluğun ardındaki tek asıla, yani onu görünür kılan Nûr'a bakar.

AYNA (Cam ve Bakır)

  • Yazıdaki Sembolü: Çocuğun güneşle oynadığı kırık ayna, ustanın tezgâhındaki renkli camlar ve bakırcının sabırla parlattığı paslı bakır leğen.

  • Tasavvuftaki Anlamı: İnsanın kalbi ve yaratılmış bütün bir âlem. Mutlak hakikatin kendini, kendi isim ve sıfatlarını seyrettiği tecellî yeri (mazhar).

  • İbnü'l-Arabî'deki Karşılığı: Âlem, ilahî isimlerin devasa bir aynasıdır. İnsan ise (özellikle İnsan-ı Kâmil) bu aynanın en parlak ve yetkin yüzeyidir. Aynanın (kulun) kendinden bir ışığı, rengi veya asıl bir varlığı yoktur; o yalnızca gösterendir. Bu yüzden insanın yolculuğu, yepyeni bir varlık kazanmak veya tanrısallaşmak için değil; kibrin ve nefsin pasını silip "aynasını cilalamak" içindir. Bakır leğenin temizlendikçe gökyüzünü göstermesi gibi, kul da kendinden (benliğinden) çekildikçe hakikati o kadar net yansıtır.

HAYAL ÂLEMİ

  • Yazıdaki Sembolü: Uyanıklık ile uyku arasındaki o ince sınır. Rüyaların gerçeğe, gölgelerin duvardaki aslına karıştığı avlu sohbetleri.

  • Tasavvuftaki Anlamı: İçinde yaşadığımız dünya mutlak varlık değildir; hakikatin sürekli tecelli ettiği bir gölge perdesidir.

  • İbnü'l-Arabî'deki Karşılığı: İbnü'l-Arabî "hayal" kelimesini gündelik anlamıyla kullanmaz. "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" hadisinin ontolojik bir yorumudur. Yazıdaki birçok sahnenin gerçekle rüya arasında salınması bundandır; çünkü insan tam olarak o sınırda yaşar. 

TECELLÎ

  • Yazıdaki Sembolü: Aynı ışığın farklı camlardan geçmesi, farklı insanlarda aynı hakikatin başka başka görünmesi, anlatıcının her durakta başka bir yüzle karşılaşması.
  • Tasavvuftaki Anlamı: Allah'ın isim ve sıfatlarının varlıkta sürekli görünür hâle gelmesi. Varlık, tek seferlik yaratılmış statik bir nesne değil; her an yeniden gerçekleşen ilahî bir görünüştür.
  • İbnü'l-Arabî'deki Karşılığı: Hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Her insan, her olay ve her an, Hakk'ın farklı bir isminden gelen yeni bir tecellisidir. Yazı boyunca üstatların birbirinden farklı görünmesi, hakikatin farklı tecellîlerinden başka bir şey değildir.

VAHDET-İ VÜCÛD

  • Yazıdaki Sembolü: Muhabbet faslı, eşeğin yükü, çocuğa yardım edilen son sahne ve aynalar.
  • Tasavvuftaki Anlamı: Gerçek varlık tektir. Çokluk, tek hakikatin farklı görünüşlerinden ibarettir.
  • İbnü'l-Arabî'deki Karşılığı: Yazı boyunca "öteki" olarak görülen her şey yavaş yavaş ortadan kalkar. Yardım edilen çocuk, yaşlı adam, eşek ya da Şeyh farklı kişiler olmaktan çıkar; aynı hakikatin farklı yüzleri (tecellîleri) hâline gelir.

ZAMAN (ÂN-I DÂİM)

  • Yazıdaki Sembolü: Güneş saati, sabah ve akşam geçişleri, sürekli yinelenen yürüyüş.
  • Tasavvuftaki Anlamı: Hakikat geçmişte ya da gelecekte değil, sürekli yenilenen "şimdi"dedir.
  • İbnü'l-Arabî'deki Karşılığı: Her an yeni bir yaratılıştır (Teceddüd-i Emsâl). Bu yüzden yazı boyunca hiçbir sahne tekrar etmez; aynı mekân bile her dönüşte başka bir hakikati gösterir.

NEFES

  • Yazıdaki Sembolü: Sessiz konuşmalar, uzun susuşlar, ateş başındaki bekleyişler ve özellikle anlatıcının yürüyüş ritmi.
  • Tasavvuftaki Anlamı: Tasavvufta nefes yalnızca soluk almak değildir; hayatın her an yeniden bağışlanmasıdır.
  • İbnü'l-Arabî'deki Karşılığı: İbnü'l-Arabî'nin "Nefes-i Rahmânî" anlayışına göre bütün varlık ilahî nefesle sürekli var olmaktadır. Her nefes yeni bir yaratılıştır. Bu yüzden yazıda tekrar eden "durmak, susmak, nefes almak" sahneleri yalnızca atmosfer kurmaz; varlığın her an yeniden oluşunu hatırlatır.

A'YÂN-I SÂBİTE (Kader / Öz)

  • Yazıdaki Sembolü: Tarlaya ekilen tohumlar (nar, hurma ve buğday) ve bakırcı ustasının sildiği bakır leğen.

  • Tasavvuftaki Anlamı: Her varlığın kendi fıtratına, özüne uygun bir terbiyeden geçmesi.

  • İbnü'l-Arabî'deki Karşılığı: Allah'ın ilminde ezelden beri var olan sabit hakikatler. Terbiye (cilâ) eşyanın aslını veya kaderini değiştirmez, sadece üzerindeki örtüyü kaldırıp onun asıl fıtratını ortaya çıkarır. 

HAYRET

  • Yazıdaki Sembolü: Yıldızlara bakarken ve ufuk çizgisinin yürüdükçe genişlediği anlaşıldığında yaşanan o derin dilsizlik.

  • Tasavvuftaki Anlamı: Bilginin sonu kesinlik ve kibir değildir; hakikatin büyüklüğü karşısında insanın susmasıdır.

  • İbnü'l-Arabî'deki Karşılığı: Hayret bir cehalet veya kayboluş değil; marifetin (bilmenin) ulaştığı en yüksek eşiktir. 

MUHABBET

  • Yazıdaki Sembolü: Yere devrilen eşek, saçılan buğdaylar ve sessizce eğilip yardım eden kalabalık. Yazının duygu anlamındaki dönüm noktası.

  • Tasavvuftaki Anlamı: Muhabbet burada insani bir acıma duygusu değildir. "Acımak iki kişi ister, muhabbette iki yoktur."

  • İbnü'l-Arabî'deki Karşılığı: Yaratılışın asıl mayası ve sebebi ilahî muhabbet yani aşktır. Bu yüzden Muhabbet Faslı'nda kime yardım edildiği önemli değildir; önemli olan yardım eden ile edilen arasındaki sınırın (yabancılığın) silinmesidir.

EMANET

  • Yazıdaki Sembolü: Yaşlı adamın sırtından alınıp omuzlanan o kaba ve ağır odun küfesi. Metnin eylem bazındaki en ağır sahnesi.

  • Tasavvuftaki Anlamı: Yalnızca fiziksel bir yük değil, varoluşsal bir mesuliyetin taşınması, halife insan.

  • İbnü'l-Arabî'deki Karşılığı: Ahzâb Suresi 72. ayette geçen ("Biz emaneti göklere, yere, dağlara sunduk...") "emanet" kavramının görünür hâlidir. Anlatıcı küfeyi sırtlandığı anda sadece yaşlı bir adama yardım etmez; hakikati omuzlamaya, ilahî merhameti yeryüzünde "temsil etmeye" çalışır.

ŞEYH

  • Yazıdaki Sembolü: Avluda bekleyen, soruları tersyüz eden ve en sonunda asasını ve heybesini bırakıp sessizce sırra kadem basan bilge.

  • Tasavvuftaki Anlamı: Tasavvufta mürşidin görevi talebeyi kendisine bağlamak değil, kendi sahte benliğinden kurtarmaktır.

  • İbnü'l-Arabî'deki Karşılığı: Şeyh bir bilgi aktarıcısı değildir; o sadece bir aynadır. Yazı boyunca adım adım geri çekilir ve sonunda tamamen ortadan kaybolur. Kaybolan Şeyh değildir; ona duyulan ihtiyaçtır.

FENÂ VE BEKĀ

  • Yazıdaki Sembolü: Şeyh'in yavaş yavaş geri çekilmesi, son bölümde boş çivi ve anlatıcının tek başına yürüyüşü.
  • Tasavvuftaki Anlamı: Fenâ, benliğin çözülmesi ve iddiadan vazgeçilmesi; Bekā ise Hak ile yeni bir varoluş (sükûnet) kazanılmasıdır.
  • İbnü'l-Arabî'deki Karşılığı: Metnin sonunda kaybolan yalnızca Şeyh değildir. Anlatıcının eski benliği ("Ben arıyorum, ben biliyorum" diyen ses) sessizce ortadan çekilir. Son yürüyüş, yeni bir benliğin değil; benlik iddiasından arınmış bir varoluşun başlangıcıdır.

YÜRÜMEK

  • Yazıdaki Sembolü: Metin yürüyerek başlar ve sokakta tek bir adımla biter.

  • Tasavvuftaki Anlamı: "Seyr u Sülûk". Varlığın aslına yapılan manevi yolculuk.

  • İbnü'l-Arabî'deki Karşılığı: Başlangıçta yürümek dışarıda bir şey arayışıdır. Yazının sonunda ise bir "oluş" hâline döner. Anlatıcı artık yürüyen biri değil, yolun kendisi olmuştur.

SIK KARIŞTIRILAN KAVRAMLAR

(Modern Spiritüel Akımlar ve Kadim Tasavvuf Arasındaki Sınırlar)

1. Tekâmül ve Tenâsüh (Yeniden Doğuş Meselesi)

  • Güncel Yanılgı: Ruhun kusurlarını telafi etmek için bedenden bedene geçerek (reenkarnasyon / tenâsüh) dünyada tekrar tekrar var olduğu inancı.
  • Tasavvufi Hakikat: Tasavvufta insanın yolculuğu, başka bedenlerde yeniden başlamak değil; aynı hayat içinde idrakin derinleşmesidir. Dönüşüm; mekân ya da beden değiştirerek değil, bakışın değişmesiyle gerçekleşir. İbnü'l-Arabî, ruhun bedenler arasında dolaştığını ileri süren tenâsüh anlayışını kesin bir şekilde reddeder. Varlık her an zaten yeniden tecelli eder. Tasavvufta "yeniden doğuş" (ölmeden önce ölmek), yeni bir bedene kavuşmak değil, aynı nefeste yeni bir idrakle yaşamaya başlamaktır.

2. Tecellî ve "Enerji"

  • Güncel Yanılgı: İnsanın kendi kişisel arzularını veya düşüncelerini "enerji göndererek" evrene iletmesi; olayları "evrenin mesajı" veya "çekim yasası" olarak okuması.
  • Tasavvufi Hakikat: Tasavvufta "enerji" diye bir mefhum yoktur; varlık Nûr ve Tecellî ile okunur. Tecellî, Allah'ın isim ve sıfatlarının varlıkta görünmesidir. Eşya kendi başına kutsal ya da "enerji yüklü" değildir; ilahî olanın görünüşüne aynalık eder. İbnü'l-Arabî'nin kullandığı tecellî, kişisel arzuların (nefsin) evrene dayatılması değil; bilakis insanın kendi benliğini aradan çekerek varlığın ardındaki ilahî iradeyi fark etmesidir.

3. İnsan-ı Kâmil ve "Kusursuz İnsan"

  • Güncel Yanılgı: İnsan-ı Kâmil'in hiç hata yapmayan, günahsız, beşeri bütün zaaflardan arınmış melekûtî bir varlık olarak tahayyül edilmesi.
  • Tasavvufi Hakikat: İnsan-ı Kâmil, hatasız veya duygusuz insan değildir; ilahî isimlerin en geniş, en parlak aynası olabilmektir. Bu yüzden kurgu boyunca Şeyh karakteri, okuyucunun gözünde ulaşılması gereken mitolojik bir kahraman gibi resmedilmemiş; yalnızca hakikate işaret eden bir ayna olarak kalmıştır.

YAZININ GİZLİ SEMBOLLERİ

(Metin boyunca tekrar eden, tasavvuf terimi olmamakla birlikte yazının duygusal ve felsefi ritmini kuran motifler)

  • Şadırvan / Havuz: Durgunluk, içe bakış ve yansıma.

  • Toz: Fânilik, dünyanın tortusu ve insanın maddi kabuğu (silkelenen cübbe, birbirine sürtülen avuçlar).

  • Halat: Omuzdaki sızı; hakikati taşımanın bedeli ve Emanet'in fiziksel izi.

  • Buğday: Rızık, zahmet ve muhabbetle toplanan tecrübe.

  • Eşik: Aklın bittiği ve teslimiyetin (halin) başladığı sınır çizgisi.

  • Sessizlik: Kelimelerin tıkandığı yerde hakikatin konuştuğu asıl dil.

  • Çocuk: Fıtratın saflığı, hesapsız eylem ve anda yaşama hâli.

  • Gölge: Aslın yansıması, insanın yeryüzündeki geçici varlığı (hayal).

  • Kuş: Zamandan ve ufuktan sıyrılış.

  • Boş Çivi: Mürşidin bedenen gidişi, ancak manevi mirasın zihne çakılı kalışı.

  • Güneş Saati: İnsan zihnindeki geçici zaman yanılgısı ile mutlak nûr'un ayrımı.

ÖZGÜNLÜK BEYANI

Bu yazı, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin varlık tasavvurundan (Vahdet-i Vücûd) derin ilhamlar taşımakla birlikte; kurgusu, olay örgüsü, karakterleri ve felsefeyi edebi bir eyleme dönüştüren anlatım diliyle tamamen özgün bir kurmacadır. 

Hakikati arayan, yüklenen ve yolda olan bütün yolculara...

KAYNAKÇA VE İLERİ OKUMALAR

  • İbnü’l-Arabî, Muhyiddin: Füsûsu’l-Hikem (Hikmetlerin Özü)

  • İbnü’l-Arabî, Muhyiddin: Fütûhât-ı Mekkiyye (Mekke Fetihleri)

  • İbn Rüşd: Faslu'l-Makâl (Felsefe ve Dinin Uzlaşması)

  • Ekrem Demirli: İbnül Arabi Metafiziği

  • Dergipark gibi sitelerde yayımlanmış İbnül Arabi ve felsefesi üzerine yazılmış çok sayıda akademik makale.


Not: Sonsöz:Yankının İzinde bölümünü okumak için tıklayın.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Görünmeyeni İşitmek: (BİRDEN ÖNCEKİ BÖLÜM): BRUCE LEE İLE SÖYLEŞİ

Görünmeyeni İşitmek: Üstatlarla Hayali Söyleşiler Serisi

Görünmeyeni İşitmek: I. FASIL- UYANIŞ (Bölüm 1):HERAKLEITOS İLE SÖYLEŞİ